categories

Devlet – Ordu – Strateji


DEVLET – ORDU – STRATEJİ

 Papa Hazretlerinin izmir’i ziyaretinde eğilip saf ve temiz Anadolu toprağını öpmesi, son derecede önemli bir başlama vuruşu ve bir miat önemi taşır. Bu zatın her hangi bir ülkeye ziyaretinde böyle bir adet mi vardır? Mesela Yunan topraklarına veya bir hrıstiyan toprağına  hatta kendi  ülkesine Vatikan’a o uğurlu ayağını attığında eğilip öpmekte midir? O halde neden benim vatan toprağımı öpmektedir, bu gönül bağının şifresi nedir? Da Vinci şifresini çözmeye çalışan çapsızlar esas bu şifreyi çözmeye çalışmalıdırlar. Yoksa Anadolu’ya Apostolik olarak bakan bu kafanın bu topraklarda gözü mü vardır? Esasında bu soruyu sormak bile abestir. Burada haçlı seferlerinin çözümlemesini mi yapalım? Adam çıkmış ”Kruseyd’i başlatıyorum” diyor. Yani yeni haçlı seferini. Bir bakıyorsunuz tarihe, haçlı seferlerini hepsini  Türkler karşılamış. Bir tek Selahattin Eyyubi var o da Kürt kökenli. Ülkeyi yönetenler de çıkıp haçlı seferlerindeki talan, çapul, soykırımdan değil  faziletlerinden bahsedebilmektedir.  Anlama güçlüğü çekenler için daha açalım. Adam apaçık ”Türklere karşı haçlı seferi başlatıyorum” diyor, siz hala anlamıyorsunuz ve belki öyle demek istememiştir diyerek oturduğunuz sandalyeyi gıcırtarak bu boş bulunmayı kapatmaya çalışıyorsunuz. Daha açalım, şu anki dava sonuçları neyi gösterirse göstersin, Mehmet Ali Ağca’nın Papa suikastinin de esas amacı haçlı seferine büyük ve önemli bir sebep yaratmak içindi ve bu seferi kim başlatmak amacında ise bunun sorumlusunuda  o yönde aramak gerekir. Ama suçu ustaca karşı tarafa yükleyebilmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti  bir iftira ile büyük tehlike atlatmıştır, henüz atlatmış mıdır? Sonra da çıkıp BOP projesinin eş başkanlarından bir tanesi olduğunuzu ve bu görevi yaptığınızı  anlatıyorsunuz. Bu projeye bir bakıyorsunuz, Türkiye toprakları Balkanlaşmış, Yugoslavya benzerine dönüştürülmüş. Bu adamlar kurtuluş savaşımızda karıncalara bile ekalliyet hakkı tanımamız için bastırmışlardı. Bir ülkeyi bölmek istedikleri zaman önce kültürel özgürlükler sonra da idari özerklikleri dayatırlar. Bunu Tito’ya da dayatırlar ve borç vermedikleri için mecbur olarak bu özerklikleri verdiğini beyan eder Tito. Ama o karizmatik bir lider olduğu için onun zamanında bunu dayatamadılar ölünce yaptılar. Gelelim Türkiye’ye. Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapıda olması son derecede önemlidir. Eğer Tito’nun yaptıkları vaktiyle yapılsaydı şimdi aynen Yugoslavya gibi olurduk. Bunlar iktidarı elde ettiler diye Atatürk’ten daha iyi bildiklerini sanmaya başlamışlardır anlaşılan. Türk ismine yapılan takıntı ise takamen devlet ve millet biliç ve kültüründen yoksun sığ bir düşünce içinde olduklarını gösteriyor. Batının Şark yani Doğu  meselesi yani sorunu olduğu müddetçe, Anadolu’da kurulan bir devleti oluşturan halkın yüzde onu bile Türk olsa o devletin adı Türk olmak zorundadır. Bu bir ırkçılık değildir. Türk devletini kuran halkın adı Türktür. Bunun için adı Türkiye Cumhuriyeti’dir.  Dikkat edin Türkistan değil, Türkiye’dir. Anadolu’da yaşayan  milletler iddialı olmak zorundadır. Küçük, yöresel bir devletin bu topraklarda yaşama imkanı yoktur. Türk isminin esprisi buradadır ve son derecede önemlidir. Türk isminden allerji duyanlar, bilerek veya bilmeyerek  büyük türk milletinin geleceğini de, bundan önce Anadolu’da yaşayan tüm kaybolmuş medeniyetler gibi o mezarlığa gömme hatası işlemektedirler. Bunu bilerek yaptıklarına da asla inanmak istemiyorum, bilgi ve idrak noksanlığından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Anadolu’da bin yıllık bir hakimiyet için bilek ister, yürek ister. Haçlılar her defasında Türk  tokatı yediler. Şimdi tüm destiseler savaşsız bu işi halletmek içindir. Bunun için Atatürk’ün gençliğe hitabından bol bol yararlanıyorlar. Derslerini iyi çalışıyorlar. İddialı olmayan milletler kayıp milletler haline gelirler. Anadolu kavimler kapısı olduğu kadar kavimler mezarlığıdır da. Osmanlı zokası ile kandırılmak isteniyor Türk Hükümetleri. O zaman Osmanlıyı niye yıktılar diye sorarlar? Peki güzel bir teklif: Türk Milletler Topluluğu savını desteklesinler. Kurdurdukları sahte Vehhabilik mezhebi ile Arapları ve petrollerini hazmettiler, şimdi Türkiye’yi Orta Asya’daki Türklerden uzak tutarak ve tarihten ders alarak 350 milyonluk yeni bir Türk İmparatorluğunun önünü kesmek ve oraları  daha kolay sömürebilmek için bu tuzak. AB. ye tam üyelik bir de Türk Dünyasının bu suretle bölüneceği gerçeğinden hareketle irdelenmelidir. Yani pek hayra alamet olamaz. Orta Asya’da 270 milyon Türk vardır ve batının bu sorunu halletmeye çalışması halinde Dış Türkler tutunacak dalımız olacaktır. Tekrar ediyorum, batının şark meselesini devam ettirdiği sürece Türkiye’de yaşayan halklar hangi etnik gruba ait olursa olsun, isterse gayri müslim olsun Türktür, bunu bütün dünya böylece iyice kafasına koymalıdır. Biz Türkler bizimle oynanmasını pek sevmeyiz, hele onurumuzla oynanmasından hiç hazzetmeyiz. Atatürk’ün Türk ismini koymasındaki bu ince ve son derecede önemli stratejist düşüncedeki espriyi ve inceliği anlayabilmiş değiller anlaşılan. Çok yanlış ve tehlikeli yoldalar. Sonra a armutlar, Anadolu’ya Türkiye ismini veren de zaten batılılardır. Almanya devleti kurulurken  dağınık kavimlerden oluşuyordu, onun için federal. İtalya kurulurken İtalyanların oranı yüzde iki, Fransa kurulurken  Fransızların oranı yüzde beş idi. Franklar kurdu onlar da  Cermen ırkındandı. Brezilya kurulurken 353 dil konuşuluyordu şimdi üç beş dil kalmıştır. Amerika’da hemen her millet vardır hem de öyle azımsanmayacak bol sıfırlı milyon seviyelerinde. Bu gerçekler onlar için görülmüyor da akşam yedikleri hurmalar gündüz bir yerlerini tırmalıyor olmalı. Bu niyetlerinin altında nihayetinde Anadolu toprakları vardır. Doğal kaynakların paylaşılması için iki kez dünya savaşı çıkardılar. Şimdi krizdeler,  sömürmeden ekonomilerini ve demokrasilerini yürütemiyor bunlar, esas gaye büyük lokmayı küçültüp parçalayarak doğal kaynakları kontrol altına almak. Kuzuyu sürüden ayırdıktan sonra çaresine bakmak. Fırat ve Dicle’nin suları ile Munzur Dağlarının doğal halde hiçbir işleme gerek kalmadan şişelenmeye hazır yıllık 550 milyar dolarlık su kaynağına konmaktır. Kuzuyu sürüden ayırmaya çalışmalarının altında, ileride son derecede stratejik olacak  Doğu Anadolumuzdaki su kaynaklarına kolayca el koymak amacı yatmaktadır. Görüyorum ki ülkeyi yönetenler henüz bu tehlikeyi sezmiş görünmüyorlar. Güney Doğu  halledildi anlaşılan, şimdi Dersim kaosu çıkartılarak buradaki muazzam su kaynaklarını da bu parçaya dahil etme hesapları yapılıyor olmalı.  Tunceli’li aydınları uyarıyorum. Yem olmayın. Kursaklarında kalır. Ülkeyi yönetenler nedense bu serveti görebilecek idrakten uzak duruyorlar. Su ve enerji kaynakları doğuda yerleşim batıda. Bu akılcı değildir. Bir defa enerjinin yarısı yollarda dirençten ötürü kayıptır.

* Batı Hun İmparatoru Attila, Avrupayı istila ettiği zaman Papa ona elçi gönderdi. Roma’ya girmemesi için yalvardı, ona çeşitli hediyeler ve bir hrıstiyan kız hediye etti. Biliyorsunuz hrıstiyanlar ilk gece hakkı bakımından gayet beceriklidirler. Büyük Hakan sabah yatağında ölü bulundu. Ordusu dağıldı, yekün olarak ta Macaristan-Hungarya’da kalıp hrıstiyanlaştı. Kendine aşırı güvenden kaynaklanan bu zaaf, tarihte Türk Hakanlarına pahalıya patlamıştır. İkinci Murat savaş alanında bir sırp askeri tarafından şehit edildi, tabii tedbirsizlikten. Çağ açıp çağ kapatan Fatih Sultan Mehmet, Roma’nın planını kendi sarayının içi gibi elde etmişti biliyordu. Roma batıdadır. Ama Fatih doğudan Gebze’den yola çıktı. Doktoru Yakup Ağa üstünüze afiyet bir Yahudiydi. Kuşkulandı fakat aldı cevabını: “Eğer sakalımdan bir tek kıl bunu bilse onu kesip atardım. “ Yakup Ağa Hakanı yolda zehirledi. Anında yeniçeriler tarafından parçalandı ama neye yarar iş işten geçmişti. Niye bunları belirtmek zorunda kalıyorum, Hakan da olsa asla tedbiri elden bırakmamak gerekir. Sırtını duvardan başka bir yere asla dayamamak gerektiğini bir an olsun elden çıkarmamak için. Kendine Türk bir doktor edinebilirdi. Ama İstanbul’un alınmasıyla birlikte Türk unsuru saraydan tecrit edilmiştir. Bundan sonra bu hata Sultan Abdülaziz’e kadar devam edecektir. Sultan Alpaslan Malazgirt zaferinden sonra tedbiri elden bırakmış, şehit edilme akıbetinde kurtulamamıştı. Yaşasaydı daha neler yapacaktı kim bilir. Yavuz Sultan Selim diğer bir Türk Hakan’ı olan Şah İsmail’i yendiği zaman Acemistan’dan bir müsahip getirdi beraberinde. O zamanlar Hakanlar müsahip edinirlerdi. Peygamberin ve Alevilerin yaptığı gibi. Fakat Hakanını yendiğin devletin ahalisinden birini  Hasan Can’ı getirip sarayına yerleştiriyorsun. Burada derin kuşkularım vardır. Şir-i Pençe bir yolla Hakan’a aşılanmıştır. O da insandır ama zaafını gizlemek için sonradan şiirinin bir kısmını değiştirerek yayınlıyorlar. Her hangi bir yerde izine rastlamadım ama bana göre o şiirin aslı şöyledir: Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan, Beni şir-i pençeye zebun etti felek. Yani bir gözleri ahuya değil. Şuradaki teşhis ve intaka bakar mısınız? Yavuz’la birlikte Hilafetin gelmesiyle önceden alevi-Şii-Bektaşi görünümünde olan Osmanlı Yönetimi, birden sünni görünüm kazanmıştır. Öyle ki bu gruplar katliamdan kurtulabilmek için kürtler arasına sığınmış ve kamufle olmak  için kürtçe öğrenmek zorunda kalmışlardır. Kürt aleviler bunlardır. Bu katliamlara katli vaciptir fetvası veren bir de Ebus Suud vardır ki evlere şenlik bir Şeyhül islamdır. Endülüs’ten gelmiş bir yahudi ajanıdır. Yaptıklarına bakmak yeterlidir. Altı yüz yıl hüküm sürmüş Osmanlı  Türklere etrak-ı bi idrak diyorsa, oturup araştırmak gerekir acaba ne demek istiyor diye?  1517 ‘de Yavuz’un Mısır’daki Memlukları yendiği zaman devletin adı El Devlet-ül Türkiye idi. Halifeliğin Osmanlıya getirilmesi ile esasen Veli diye takdim edilen  2. Bayezit ismini nasıl edinmiştir acaba? Yezid’in babası anlamına geldiğini söylüyorlar, bunu şifresi nedir ya sosyal bilimciler? İşte size malzeme. Fatih Sultan Mehmet’in hak ile yeksan ettiği Uzun Hasan ve Karamanlı Mehmet te özbeöz türktü. /Benimle saltanat kavli güdermiş ol Karamani/Hüda fırsat verirse ger kara yere koram anı. Bir türk hakanını bu hale getirmekten pek hoşlanmıştır herhal. Ya topal Timur ile Kör Yıldırım‘a ne demeli? Almanya’da fabrikalarda duvarlara asılı kaba bir afiş olduğunu söylerler. Kusura bakmasın ulu hakanlarımız, bunu yeri gelmişken belirtmeliyim: Fabrikada ortada iki eşek var. Birbirinden uzakta enfes iki de ot yığını. Ama gelin görün ki her iki eşek de kendine yakın ota  uzanmak istiyor, bu durumda her ikisi de ota yaklaşamıyor ve otu yiyemiyorlar. Sonunda karikatürlerdeki düşünme balonu var ya, işte onun gibi   kafa kafaya veriyorlar. Anlaşıyorlar ve birbirini çetkiştirmeden önce gidip birinci ot kümesini sonra da gidip öteki ot yığınını afiyetle yiyorlar. Anlaşın, biriniz  Doğu Hakanı diğeriniz de Batı Hakanı olun. Dünyayı idare edin. Ama nedense bu düşünülmüyor ve pek te haksız sayılamayacak idraksız yaftasına maruz kalıyorlar. Bu  kafa türk dünyasına neler kaybettirmiştir bir düşünsenize. Batı, şimdi de aynı oyuna devam etmektedir. İran’la Türkiye aynı blok ya da mezhep ya da ideolojiye sahip olmaması için her türlü hileye başvurabilir. Bunu test için isterseniz deneyin. Tüm dünyaya Türkiye’nin artık şii  islam devleti olduğunu duyurun. Hiç gecikmeden daha haftasında İran’da laik devrim olacaktır. Bunu sosyal bilimciler çözemez ama durum bu. Türkiye ile İran’ın aynı blok yada mezhepte olması batı için kabustur. Hatta Rusya’nın. Satrancını böyle oyna, yoksa çek git. Kuram, Rusya için de geçerlidir. Batı işte böyle çalışıyor. ”Satrancı öyle oyna ki yedi yüz sene sonra bile olsa mat edebilesin.” Mevlana. 1514 ten sonra  topları olmasına rağmen Osmanlı  Ordusu İran bataklığına saplanıp kalmıştır, bir adım ilerleyememiştir. Sonunda 1639 Kasr-ı Şirin Anlaşmasıyla sınır sabitlenmiştir. İran’ı geçilebilseydi Orta Asya Türk Devletleriyle birleşilecek ve belki de  hala o imparatoruk devam etmiş olacaktı. Şuradaki ironiye bakın ki İran’ a şiiliği türkler öğretmişlerdir. Burada Vatikan’ın rolü olduğu düşüncesindeyim. Düşünsenize, Doğu Hakanları da Batı Hakanları da aynı mezhepte olduğunu. Hatta Muaviye’nin bile akıl hocalarının batıda olduğu kanaatindeyim. Hilafetle birlikte dinde içtihat ve tefekkür devri de kapanmıştır. Bunlar çok önemli ipuçlarıdır. Gelelim Cihan Padişahı Kununi Sultan Süleyman’a. Avrupalıların Muhteşem Süleyman dedikleri bu Hakan, saraydaki kadınların maskarası olmuştu. Herhalde devlet işleri ile ziyadesiyle meşgul olmaktan bu işlere fazla vakit ayırmamış olabilir. Bunun zamanına birkaç noktadan bakmalıdır. Mimar Sinan,  Kanuni zamanında yaşamasaydı yapılardaki o dehasını gösteremezdi. Avrupa’da sömürgecilik hareketleri gırla giderken Kanuni’nin bu tarakta bezinin olmamasını anlayabilmiş değilim. Bir de yüzeysel bakıldığında, bir strateji hamlesi gibi görünen ve başarılı  bulunan Luther’in kurduğu Protestanlık mezhebinin  gelişmesini desteklemiş olması.  Bir kere Luther’in islam ve peygamberi için pek hayırlı yorumları yoktur. Protestanlığa kadar hrıstiyanlıkta İncil’in öğretisi “Birisi sana bir tokat atarsa, öteki yanağını da çevir” şeklindeydi. Protestanlık, hrıstiyan dininin sömürgecilik yapmasını dine uygun hale getirmek için meydana getirilmiştir. Bundan sonradır ki batının Tanrısı artık paradır. Ama ne hikmettir ki Kanuni bunu hesaplamamıştır ya da Cihan Hakanı  aşırı güveninden bunu önemsememiştir ama gerçek şu ki batının sömürgeci hale gelerek palazlanmasını bir bakıma Kanuni bilerek bilmeyerek sağlamıştır. Bu bir strateji hatasıdır. Sonra Fatih’in Uzun Hasan’la savaşını, Karamanlı Mehmet’le savaşını yadırgıyorum. Türk Hakanlarının savaş yapmadan bir araya oturup Doğu Hakanı-Batı Hakanı gibi dünyayı yönetme yolunu bulabilirlerdi. Emir Timur’la Yıldırım Beyazıt’ın savaşını da anlamsız ve sorumsuzca düşüncesizce buluyorum. Anlaşıp Doğu-Batı Hakanları olarak dünyayı idare edebilirlerdi. Bu yapılmamıştır ve İstanbul’un alınması elli bir yıl sonraya kalmıştır. Bunun için Papalık  Semerkant’a elçi göndermiştir Timur’a teşekkür için. Timur‘un elini öpmek ne mümkün, atının üzengisini öpebilmek için. Timur devlet adamlarına şunları der: Ülkeler kılıçla alınır ama adaletle idare edilir. Bir de şu sözü var: Sınırlarınızda sorun varsa topraklarınızı genişletin, sorun kalmaz. Tabii bu sözlerini devlet adamlarına söylemiştir, siyasetçilere değil. Timur’a sitayişte bulunmuşlar. Şu kadar devlet şu kadar beyliği ortadan kaldırdın diye. Ne cevap vermiş dersiniz:  Eteğini çeken kendi devletini kurmaya çalışıyordu tam bir kargaşa ortamı, ben bunların hepsini bir araya topladım. Timur Bağdat’a geldiği zaman oranın bir bilim kültür merkezini olduğunu düşünerek molla ve bilim adamları ile görüşmek ister. Mollalar, Timur’a istediğiniz  genç, güzel kızları hazırlayabileceklerini ona ikram edebileceklerini söylerler. Timur bunların hepsinin kafasını uçurur. Sonra da mollaları öldürdün diyenlere, ”Bunların hepsi kadın tüccarıydılar, onları bilim adamı sanıyordum” der. Yıldırım Beyazıt ise tam ismi gibi  bir Hakandı. Yenilmekten korkan devamlı yenilir sözü onundur.  Şu Prut Savaşı. Neymiş, Baltacı Mehmet Paşa Katerina yüzünden Rus ordusunu imha etmedi, Prut bataklığına sıkıştırmakla. Olaya bir de başka yönden bakalım: O tarihlerde, tıpkı şimdilerde olduğu gibi, Çar’lar da Avrupa hayranıydı, öyle ki nerdeyse dillerini bile Batılı bir devletten (felemenkçe)seçecek kadar ileri gitmişlerdi. Avrupalılar, böyle bir gönüllü tabi olmak üzere olan bir Çar’ı Türklere teslim etmezlerdi herhalde. Prut savaşının akim kalmasında Avrupalıların tehditi olduğu düşüncesindeyim. Bu yönünü tarihçiler saklar nedense? Fakat yine de Rusların batı hayranlığı körü körüne değildi. Şöyle ki, onlar Avrupayı ziyaret ettiklerinde tersaneleri incelemişler, Newton gibi bilim adamlarıyla temas kurmaya çalışmışlardır. Bizim Sultanların da bir Avrupa gezisi vardır:  Abdülaziz . Avrupa seyahati sırasında, orada gördüğü sanayi devrimi neticesi şaşaalı, tantanalı durumu, yüksek binaları görür ve gezisi boyunca ağzını açıp ta bir tek kelime bile konuşmaz. Abdülaziz’in padişah olunca gördüğü manzara karşısında dönüp sadrazamına :-Lala, Sarayda ermeni var, rum var, yahudi var, bir tek türk yoktur, bu ne iştir? Sadrazamın cevabı: Muhterem pederiniz 2. Mahmut, türk  ve bektaşi unsurunu tamamen saraydan kovdu, onlara olmadık iftira ve gadrane tutumlarda bulundu. Son hamle ile bunlardan da saraya alınmak istendiyse de iş işten geçmiş asli unsurlar küstürülerek devletin yıkılmasının hızlanması kaçınılmaz olmuştu. Onların ilgilendikleri konu ise sömürgelerden gelen muazzam paralarla büyük ve lüks yapıları, kaşaneleri  ilham alarak onları ülkelerinde tatbik etmeyi seçmişlerdir. Dolmabahçe sarayı bunlardan biridir. Aslında Osmanlı’nın batı karşısında yenik duruma düşmesinin sebebi tamamen yönetim hatalarından kaynaklanmamaktadır. Batının sömürge ülkelerinden  getirdikleri ucuz hammade, doğal kaynak ve bedava  çalıştırdıkları esir işçiler sayesindedir. Bunu da böylece zikretmekte yarar var. Son derecede önemli bir olgu da, batının müttefiki isen madem, sen de onlar gibi emperyalist olmak zorundasın. Osmanlı gitti, bırak Osmanlı kafasını. Burayı da es geçiyor herkes. Esas önemli nokta burasıdır. Bir de şu İslahat ve yenilikçi hareketler. İkinci Mahmut, dere geçerken at değiştirmiştir. Mora isyanı sırasında  Yunanla savaş sürerken Yeniçeri ocağını bir sabah erkenden top atışıyla ortadan kaldırması aynı tarihlere rastlamaktadır. Bunu, ingiliz ajan danışmanı Lord  Kerington‘un tavsiyesi ile yapmıştır. Ordu için batıdan yani düşmanlarından danışman getirtmiştir. Bu bir devlet adamının yapacağı bir hata değildir. Düşmanından akıl almak, hangi aklı başındaki insanın yapacağı  bir iştir? Şimdi de aynı hata yapılıyor ve akıl aldıkça da batıyoruz ve ne tuhaftır ki onlar daha da yükseliyor.  Bununla da bitmiyor. Şimdiki batılı misyonerlerin yaptığı işgalden önce alt yapıyı hazırlama işini, fetihten  önce başarıyla yapan tüm Avrupa’dak ne kadar Gazi Derviş-Alperen teşkilatları varsa hepsini ortadan kaldırmış veya imha etmiştir. Anadolu’yu türkleştirenlerin onlar olduğunu hiç gaale almadan. Yavuz da, Şah İsmail de hayatlarında yenilgiyi tatmamış iki türk komutan. Savaştan önce önlem olarak Anadolu’da yaşayan Şah İsmail sempatizanı türkmenleri günahsız olarak kılıçtan geçirdikten sonra Çaldıran’ a gitmiştir. Yavuz, bu savaşta kürt sünni askerleri de kullanmıştır. Şah İsmail’in doğaldır ki savaşın seyriyle bu kürtlere zarar vermesiyle birlikte bundan sonradır ki, Osmanlı kürtleri, türkmenleri kırımda sonuna kadar kullanılmıştır. Kusura bakmasın şu espriyi yapmadan edemem: Çoban köpeği, kendinden sandığı koyun sürüsünü, esasen kendinden olan kurda karşı korumaktadır. Evet bu budur. Bir savaş ganimeti olarak türk komutanın karısını esir alır, getirip hakarette bulunan siz. Ondan sonra, bu tarihten sonra da asla bir türk kızıyla evlenmeyen siz, Osmanlı hakanı olarak. Yenilgi halinde aynı vahim, aşağılayıcı  duruma düşmemek için. Bu ne biçim sebeptir? Belki de bahanedir. Demek ki her savaşa, yenilmekten korkarak giriyorsunuz demektir. Oysa Yıldırım Beyazıt,  “Yenilmekten korkan daima yenilir demişti.”  Bu gerçeği unutmuş gibi davranıyorlar. Burada yanlış istihbarat ve yönlendirme olduğu açık. Bununla da bitmedi Anadolu’yu Türkleştiren bu grupları, son derece gadrane ve iftiralarda bulunarak ortadan kaldırmıştır. Zaten bu stratejik hatalardan sonradır ki Osmanlı  bir daha toparlanamamıştır. Osmanlı, Avrupa’daki bünyesine kattığı devletlerden edindiği hrıstiyan askerleri, doğudaki islam ülkeleri ile olan ilişki ve savaşlarında; islam ülkelerinden aldığı askerleri de batıya karşı kullanması pek başarılı olmamıştır, yani bu satrancı da pek iyi kullanamamıştır. Mahmut efendi ise bu işi hepten berbat etmiştir. Ne demeli, klavuzu karga olanın burnu boktan kurtulmaz. Şunu  düşünebiliriz. İkinci Mahmut  Anadolu’yu Türkleştiren  bir bakıma Türk misyonerlerine bu zulümleri yapmasaydı, kurtuluş savaşında belki de bu gruplar Mustafa Kemal’e bu kadar destek olmazlardı. Bir de bu var. Zaten İkinci Mahmut yaptığı yeniliklerde aşırıya kaçmış olmalı ki giysilerine bakın bir hamam oğlanı  görünümü sergilemektedir. Batı,  Osmanlı’yı yıkmak için milliyetçiliği, vatan şairlerini de kullanmıştır. Devlet elden gidiyor, demokrasi, hürriyet, eşitliğin zamanı mı? Büyük şair olabilirler ama strateji sığlığı içindeler besbelli. Batı şimdi de Türkiye’yi yıkmak için köşe yazarlarını, basını kullanmaktadır. Aynı yöntemle hemen. Atatürk zamanında, Fransızlar Suriye’den çekiliyorlar. İtalyanlar kurnazlık yapmak istiyorlar. Atatürk’ten ricada bulunacaklar. Geçici bir süre de olsa biraz da biz Hatay’da kalalım diye. İtalyan elçisi bu kornuda Atatürk’le konuşmak için geliyor. Atatürk çakıyor konuyu. Hemen içeri girip Mareşal üniformasını giyiyor ve Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ı arıyor. -“ Paşa, İtalyan elçisi Hatay’ı istiyor, ben hazırım, sen de hazır mısın?” diye soruyor. -Hazırım Paşam. İtalyan elçisi yelkenleri indiriyor, “Sizi tebrik etmeye gelmiştim”, diyor. Bu arada Atatürk’ün sağında Bağdat Paktı ülkelerinin Genel Kurmay Başkanları, solunda ise Balkan Paktı Devletlerinin Genel Kurmay Başkanları da hazırdı.Türk askeri İzmir’de sahilde nöbet bekliyor. O anda bir İngiliz subayı teknesinden çıkarak kıyıya yaklaşıyor. Asker parola soruyor. Sömürgeci ülke ya, oradaki gibi davranıyor ve askeri takmadan ilerlemeye çalışınca asker çekip subayı vuruyor. İnglizler ültimatom veriyor, ”Bu askeri bize teslim edin yargılayacağız diye.”Atatürk ise ”Bu asker görevini yapmıştır, bu askeri size veremeyiz, gerekirse bu asker için  gerekirse sizinle   savaş yaparız. ”Görevini yapan bir yurttaş düşmana teslim edilirse, bir dahaki görevde aynı hassasiyeti göserebilir mi? Kardak Kahramanları, Apo’yu getiren Kahramanlar ve Vatan savunması için canını ortaya koyan daha bir çok yurtsever şu an yargılanmıyor mu? Söz konusu vatansa gerisi teferruattır. Suçları da varsa ona göre yargılanmalıdır. Böyle ceza olmaz. Bu zihniyetle vatanı savunacak adam bulamazsınız. Hele başka bir isim yokmuş gibi, Türk Milletinin  varlık yokluk destanı Ergenekon ismini bir çeteye vermek bağışlanabilir bir hata değildir. Bunu sorumsuzca yapanların ya gizli bir emelleri vardır Türk Milleti üzerinde emirle de olsa ya da devlet , millet, tarih bilinçleri eksiktir.

Büyük devletler kurtuluş savaşından önce Anadolu üzerine çullanmışlardı ya, zaferden sonra da Mussolini Antalya’da hala hak iddia etmiş olmalı ki, Roma sokaklarında  gençlerine Antalya Antalya diye gösteri yaptırıyor. Atatürk atlayıp Antalya’ya gidiyor. İtalyan sefirini çağırıyor ve kesin ve kararlı bir dille : – Bu çocukları kimin bağırttığını biliyorum, “Antalya’yı almak isteyen  Antalya burda gelir alır“ diye tehdit ediyor. Yanındaki yaverine de “Dikkat edin İtalyanlar Pazara kadar Rodos’u terkedecekler. ”Dediği de oluyor, Duçe Efendi  Rodos’tan çekiliyor. Satranç ve strateji dedikleri işte budur. On iki adanın silahlandırılması, Lozan Anlaşlmasına aykırıdır. İşte size bir hamle imkanı, müdahale hakkı daha.  Bir ordu beslemenin ülkeye maliyetini hiç hesapladınız mı? Koca Ege ordusunu şımarık yunanlı için besliyıoruz. Bunun iaşesini Nato verirse ne ala, yoksa “başka hamle yaparım” diyemiyor kurmayı elinden alınmış geneller. Ama satranç ustaları nerede? Kurmay hazretleri; farkında mısınız, hepinizi toplayıp bin ile çarpsanız bile Atatürk’ün binde biri yapamıyorsunuz, bu size hiç utanç verici olmuyor mu?  Rumlar, Kıbrıs’a SS-300 füzeleri yerleştiriyorlar, çalmadık, yalvarmadık kapı bırakmıyorlar bu füzeler buradan kaldırılsın diye. İşte sana aynı füzeden yapma fırsatı altın tepsi içinde sunulmuş. Şu devlet yönetenlerin içine düştükleri perişanlığa bakın. İkinci Cihan Savaşı yaklaştığında Atatürk güzel bir hamle ile Boğazlar konusunda kazanç sağlamıştır. İran’ın Nükleer silah yapması bizim lehimizedir. Aynı hak bize de düşer. Nükleer silahı olmayan ülke artık bu çağda  ne kadar zengin olursa olsun Süper güç olamaz. Bir anekdot: İngiliz ve Fransızlar Süveyş’e yerleşebilmek için Mısır’ı oyuna getirmek istiyorlar. Siz İsrail’le savaşa başlayın biz size yardım ederiz diye. İsrail Sina’yı işgal edince  bu kez Mısıra destek bahanesiyle ama gerçekte  Süveyş’e yerleşmek için İngiliz ve Fransızların Mısır’a kuvvet konuşlandırınca  Rusya bunlara unutamayacakları bir ders veriyor “Eğer Mısır’ı terk etmezseniz, Londra’ya ve Paris’e birer atom bombası gönderiyorum. ”İngiliz ve Fransızlar kuyruklarını arka bacakları arkasına kıstırıp Süveyş’i terk etmek zorunda kalıyorlar. Nükleer güç işte böyle bir şeydir. Nükleer gücünüz yoksa Süper Devletliğe soyunmayın, gülünç olursunuz. Dediğini yapmayan devlet bir daha kimseye söz geçiremez ve  uluslar arası arenada maskara olmaktan kurtulamaz, inandırıcılığı kalmaz. Bu hususta bir terör devleti olan İsrail pek başarılıdır. Türk Ordusunun son yıllarda yaptığı en büyük affedilmez hatası kırmızı çizgilerinden çark etmiş olmasıdır. Meyhanelerde bir söz asılıdır duvarlarda. Bir şey bilmiyorsan sus ta seni adamdan sansınlar. Meyhanelerdeki içkili erkanı-ı harpler için söylenmiştir. Ne demeli?

* Dinler arası diyalog görüşmeleri yapılıyor ya. Bizim dünya alavere dalaveresinden habersiz alıklar, neredeyse ekümenliği Bartelemeos‘ a gümüş tepsi içinde hiç bir diplomatik kaide anlayışa uymadan  teslim ediliyordu. Koç efendi bu sakallının elini sık sık sıvazlayarak öpmektedir. Ama her nedense, bir defacık ta olsun Diyanet İşleri Başkanının elini öpse olmaz, hiç değilse kamufle olsun diye, ağzının kirlenmesinden korkuyor olmalı. Bozcaada’ da ihya etmediğin kilise kalmadı, bir tane de cami ihya etsen olmaz mı? Bu kadar da açık verilmez ki. Ülke değerlerine bu derecede yabancıdır bunlar. Son anda uyandık. Asırlar boyu birbirilerini yırtmış, birbirlerini boğazlamış katolikleri, ortodoksları, yahudiliği bir araya getirtip barıştırdınız ve onları dost edindirdiniz ya aşkolsun size aşkolsun. Az başarı değildir bu. Az buz başarı değildir bu. Dünyada eşi benzeri bulunmaz bir diplomasi başarısıdır. Kıçınıza kına yaksanız yeridir. Yok yok az gelir daha başka yerlerinize de. Şimdi hepsi birden el ele verip türk ve islama karşı bütün kinlerini rahatça kusabilirler, kruseydi gerçekleştirebilirler. Yahudilere göre en büyük sahtekar İsa’dır. Hrıstiyanlara göre ise Hz. Muhammed şeytandır. Müslümanlar, yahudilerden daha kolay hrıstiyanlaştırılabilir. Çünkü İsa’nın peygamber olduğuna inanmaktadırlar. Siz oturup daha yapacak başka bir yokmuş gibi bunları barıştırıyorsunuz. Ortodokslarla katolikler de kedi ile köpek gibi birbirine düşmandılar tarihleri boyunca. Bunlarıda barıştırdınız. 1204 te Ortodokslar katoliklerden yardım istediler. Katolik olmaları şartı ile karşılaştılar. Haçlılar güya kurtaracakları  Konstantinopl’e geldiler. Tam bir talan yaptılar. Ortodokslar türk düşmanlığı yaparken bunu iyi anımsasınlar. Çemberlitaşın etrafı sarı renkli bronzla kaplı idi, onu altın sandılar kaplamaları kamilen söküp talan ettiler. Bu mazilerini ortadan kaldırmak isteyen birileri var olmalı ki, bu taş yığınında nasıl olur da yangın çıkabilir? Defalarca bu taş yığını yangın geçirdi. Bu taş yığını bin defa yıngın geçirse de asla yeniden bronzla kaplanmamalı, o haliyle ibret için kalmalı, herkes kendi tarihini, dostunu düşmanını iyi hatırlamalı. Ortodoks olan rumlar şunu iyi bilsinler ki, Vatikan’ın  uzattığı dostluk eli, onları ilerde ya katolik ya da protestan yapmak içindir. K.Kore’ye, Ermenistan’a bak, ne demek istediğimi anlarsın. Türkiye’de 70 yıldır ordu ile din birbirini yırtıyor. Yunanistan’daki ordu-devlet-patriklik mükemmel birlikteliği örnek alınmıyor. Şimdi  bu yazacaklarımı bütün ordu-din-stratejist-düşünür-diplomat-okur yazar-yazmaz  herkes okusun dikkatle. Sadece sosyal bilimciler okumasa da olur. Onların değişmesi mümkün değildir.

Haçlı dünyası ve din kesimleri, misyonerler atını itini nallamış türk ve islamı   param parça edip bütün servetlerini hayasızca sömürürken, it kuyruğunu sallasa allameye değer, it sürüsü kadar üniversite var, hiç birisinden bir çözüm üretilmesi yok. Ama haklarını inkar etmemek gerek. Karen Fogg’un çocukları (her ne kadar başka şeyi çağrıştırsa da) üniversitelerine vakıf yaftası asarak devletten %45 destek almanın peşindelir. Anadolu’nun kurtuluş savaşında türkler tarafından yeniden işgal edildiği tezini savunurlar. Türklerin ermenilere karşı soykırım yaptığını kabül edenlere evsahipliği yapma hevesindedirler. Bu üniversiteler çağdaşlık adına maddi destek aldıkları ülkelerin milli ve manevi değerlerine uygun olarak türk çocuklarını eğitmektedirler. Okuttukları çocukları ABD, AB çocuğu yapmak  onların esas amacıdır ve onlardan para almaktadırlar. Hrıstiyanlara haksızlık ediyoruz, bunların da tanrıları para ve bunun için yapmayacakları ihanet yoktur.  Bunun adı gönüllü misyonerliktir. Varsa eğer, tanrılarına bin kerre vaftiz babaları ile birlikte günah çıkartsınlar erk benim elimde olsaydı bugün yaptıklarının katrilyonda birini yapamazlardı. Bu bakımdan şanslılar. Oysa tarih ermenilerin esasen 1 milyon 25o bin türkü katlettiklerini yazıyor. Ne hikmetse bir tek ermeni toplu mezarına rastlanmazken, yüzlerce türk toplu mezarı vardır ve bu yoldan sapıtmış ismi türkler bunu görmezden geliyorlar. Bunlar eğitimini bile hrıstiyanca yapacak kadar zivanadan çıkmış sapıtmışlardır. Yapılması gereken hamle şudur: Şimdi aklını Armagedon’la bozmuş geri zekalı dahiler bir süper gücün lideri çıkıp Kruseydi başlatıyorum diyor. Yani yeni haçlı seferi. Tarihe bir bakıyorsunuz. Haçlı seferlerine göğüslerini gerenler hep türkler olmuş. Yani bu sözün tercümesi şudur: Ben türklere karşı haçlı seferi başlatıyorum. Arapların en zengin devleti Suudiler zaten Vahhabilik adlı sahte mezheple islamdan çoktan koparılmış. Burayı biraz açalım: İngilizler islamı yıkmak için ajan Hempher‘i görevlendiriyorlar. Bu da bol altın vererek (zira ilerde bunun trilyon katını petrolden geri alacaklardır.) O da Mehmet Bin Abdülvehhab‘ı buluyor. Mezhep kur, biz sana her türlü desteği yapacağız diye. İşte vehhabilik böyle kuruluyor ve Eshab-ı Kiram’a ait ne kadar mezar türbe varsa hepsini ortadan kaldırıyorlar. 1797 de Vehhabiler Peygamberin mezarını da tahrip ediyorlar. 2. Mahmut zamanında Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’ya talimat veriyor. Paşa Vehhabileri yeniyor ve Peygamberin mezarını tekrar takribi ölçülere göre yeniden yaptırıyor. Lavrens Arabistan’a geldiği zaman  tıpkı bizim gazi dervişlerin yaptığı gibi alt yapıyı İngilizler çoktan hazırlamıştı. Osmanlı, Arabistan’daki milyonlarca kişiyle uğraşacağına, binler hatta yüzlerce kişiyi doyurup, onlarla bu ülkeleri elde tutma becerisini gösterememiştir. Hiç değilse Musul-Kerkük’ü kurtarayım diyerek bu mıntıkayı özel mülkü edinip vakıf yapan Abdülhamid’in bu hamlesini de ne yazık ki bir idraksizlik örneği göstererek İttihatçılar bozmuştur. Bir de Pakistan‘da İngilizler tarafından kurdurulan Ahmediye mezhebinden bahsetmeliyim. Okuma yazma bilmeyen cahil bir köylü çocuğunu küçükken alıp İngiltereye götürüyorlar. Burada çok iyi eğitiyorlar. Kur’anı baştan sona ezberlettiriyorlar. Sayısız hadisleri de. Ama bu arada çocuğu aldıkları yıllarda daha önceden arapça yazılmış bir kitabı küçük bir ağacın gövdesini yarıp içine yerleştiriyorlar. Ağaç gel zaman git zaman kocaman bir ağaç olunca bütün yaraları kapatıyor kitabı da tamamen en içerilerde bir yere alıyor. İngiltere’de eğitilen Ahmet te orta yaşları bulup ta saçları da kırlaşınca tam peygamberlik ilan edecek yaşa gelince bunu tekrar Pakistan’ geri getiriyorlar. Ama yine tam bir ümmi imiş, cahilmiş, okuma yazma bilmiyormuş ayaklarına yatırıyorlar ve buna herkesin inanmasını sağlıyorlar. Öyle ki  Ahmet’in okur yazar olmadığına herkes emin. Günün birinde Ahmet dolu içmişçesine bir uyanıyor pir uyanıyor. Mahşeri kalabalığın göbeğinde  aniden kur’anı baştan sona bülbüller gibi şakımaya başlıyor. Susmadan usanmadan hadisleri birbiri ardı sıra sıralıyor. E…Şimdi buna bir de kitap lazım. Falan ağacın içinde kitabım var. İnanmazsanız gidip kesin açın bakın. İşte İngilizlere hizmet eden Ahmediye mezhebi böyle türedi. İslam ülkeleri akıllarını başlarına toplamazlarsa daha çok Vehhabilikler, Ahmediyeler meydana çıkacak ve bu böylecene gide gide islam yozlaştırılacak ve ortadan kaldırılmaya çalışılacaktır. İşte hrıstiyanlar böyle çalışıyor. Birazdan karşı hamlelerimiz neler olabilir, onlardan bahsedeceğim. Hayatım boyunca  uğruna baş koyduğum fen ilimlerini bir nebze de olsa bir kenara bırakıp sosyal bilimcilerin nakısalarını telafi etmek sorumluluğunu duyarak bunları zikretmeliyim. Onlar sustukça. Söz konusu vatansa gerisi teferruattır. Söz Vehhabilikten açılınca Atatürk’ten bahsetmemek olmaz. Allah katında tek din islamdır ayetini cami kapılarından indirenler, kelime-i tevhit ve kelime-i şehadetten Muhammed kelimesini çıkartanlar, Hz Muhammed’i peygamber olarak kabül etmeyenlerle dinler arası diyalog yapanlar müslüman oluyor da, bu anlatacağımı yapan müslüman olmuyor ha? Nevzat Yalçıntaş tv. de anlattı: Vehhabiler Peygamberin mezarını ortadan kaldırmaya karar veriyorlar. Merak ediyorum bu mezhebe karşı  hangi islam ülkesi hangi tedbiri almış, ne çalışma yapmıştır. Bu kadar pespayelik olmaz. Üzgünüm ama bu kafayla giderse islam gitti gider. Atatürk kararlı bir tutumla bütün dünyaya ilan ediyor: Eğer Kabe’nin birtek taşına dokunulursa bütün ordularımla birlikte oraya sarkıyorum…İşte adam işte müslüman. Ona bühtan edenler çarpılır.

Papa Katolik dünyasının lideridir. İslamın ise bir lideri yoktur. Bu durum, pejmürdelik yaratmaktadır. Sorarım, islam ülkeleri bir halifeye sahip olsalardı, bu kadar kolay sömürülebilir, BOP projesi hem de bizim kerameti kendilerinden menkul liderlerimiz tarafından kösemenlik başı uygulanarak bu kadar kolay tatbik edilebilir miydi? Ne kadar ilginç. Neredeen nereye. Atatürk halifeyi yurt dışına göndermiştir; basiretsizlik, sorumsuzluk örneği gösterdiği için. Hilafet makamı Türkiye’dedir. Bunu bile anlama izanından yoksunlar.O satrancı oynayacak ne bilgi, ne yürek ne de cesaret var. Haçlı seferinin başlaması ile Atatürk olsa hemen, derhal halifeliği gündeme getirirdi. Gitti gider tüm islam ülkeleri tek tek, neyi bekliyorsunuz. ) 1538 Preveze deniz savaşında  Haçlı donanmanın komutanı Andre Dorya. Yani herkesin anlayacağı bir dille, Osmanlı donanmasına karşı, haçlı donanmanın başında. Peki bu günlere gelelim. Libya’ya müdahale eden donanmanın (Kruseyd yani haçlı donanması) başında kim var ve bizim donanma kimin saflarında. Evet yine Andre Dorya var. Bu kez biz onunla beraberiz yani haçlı donanmasına katıldık vae onlara hizmet eder duruma geldik. Peki bir soru daha. Çanakkale deniz zaferi hangi gün? 18 Mart. Peki Libya’ya saldırı, 19 Mart günü. Bu kadar da açık olmaz demiş olmalılar ki bir gün sonraya almışlar. Mustafa Kemal ve arkadaşları Libya/Derne’de haçlılara kaşı savaşım verdi. Peki bugün biz ne yapıyoruz? Haçlılarla bir olup Libya’ya karşı savaşıyoruz. Mustafa Kemal adının okul kitaplarından çıkartılmasın da ne yapılsın? Sizi gidi embedid’ler sizi. Bu kadar yanlışlar varken esas konuya bir türlü gelemiyoruz. Halifelik şu veya bu şekilde kuruldu diyelim. Türkiye ve Suudi Arabistan’ın durumu dolayısiyle haçlı karşıtlığı bir politika güdemez. Daha ilgincini belirtelim: Emperyalistlerle, kapitalistlerle, haçlılarla diz dize, iç içe, kucak kucağa yalnızca Nakşibendi tarikatine mensup islam kesimi ve sünnilerdir. Diğer kesimlerde su iç içeliği pek göremezsiniz. Bir tek İran vardır, o da Tebriz kapılarını zorlamamızdan dolayı Vatikan’la işbirliği yapma yoluna girmek zorunda kalmıştır, sevdasından dolayı değil. Bu, aslında Vatikan’ın da işine gelmiştir. Düşünün bir kez İran’ın düşmesi ile bütün Türk Dünyası ile Batıdaki bütün Türk ve İslam Dünyasının birleştiğini. Hatta türk hakanlarının birbirine düşürülme olaylarının perde arkasında Vatikan’ın olması kuvvetle muhtemeldir. Vatikan, ahret için dünya işlerini pek  iyi yürütebilmektidir. Kadın ticaretinden esrar, silah kaçakçılığı, hükümet devirmelerine kadar. Yine konuyu aştık. “Aççık seççik-T.Ö.” konuşalım: Protestan hrıstiyanlar için ikinci bir Papa gereklidir. Araplar bir türlü millet olamamışlardır. Ümmet yapıda olanlar dayatılan kaidelere akıl yürütmeden kayıtsız şartsız uymak zorundadırlar. Onun için bunu araplardan bekleyemeyiz. Bizler de batı camiası içerisindeyiz. İşimiz gerçekten zor. Barış Manço‘nun oğluna verdiği isim gibiyiz sanki: Batıhan Zor Bey. Protestan hrıstiyanlara bulacağımız ikinci Papa için bunu biz Türkler finanse etmeliyiz. Biz Türkler için karıncalara bile ekalliyet dayatanlara karşı bizim derin devlet ne yaptı şimdiye dek? Kimse kusura bakmasın, böyle büyük bir devlet, böyle küçük bir şekilde sevk ve idare edilemez. Ayıp oluyor. Bunu Kanuni  bir bakıma gerçekleştirmiştir. Ama, eski hrıstiyan katolik anlayışına göre biri yüzünüze bir tokat indirirse diğer yanağınızıda çevirin anlayışı vardır. Kanuni Sultan Süleyman, saraydaki kadınların maskarası olmasına rağmen bir hamle yaparak Protestanlığın dallanıp budaklanmasına yardımcı olmuştur. Ama bu arada sömürge devrinin başlamısıyla birlikte hrıstiyanlık Protestanlığın sömürmeye uygun hale getirilmesine çok şey borçlu olmuş ve bu sayede kısa sürede zenginleşmiştir. (Burada Türkiye’nin konumu biraz irdelenmelidir. Hem emperyalistlerle işbirliği yapacaksın hem de kapitalist düzeni benimsemeyeceksin islami anlayışta olacaksın. Bu yürümez. Sen de onlar gibi sömürücü yapı, emperyalist olmak zorundasın ya da onlardan ayrılacaksın. Bu gerçeği her nedense kimse anlamak istemiyor. Bu iş başka türlü yürümez. Türkiye emperyalist düzeni benimsedikten yani bizzat artık emperyalist olduktan sonradır ki bir çok sorun kendiliğinden çözülecektir. Osmanlının yıkılmasındaki esas sebep budur. Emperyalist,sömürücü asimileci olsaydı Osmanlı yıkılmazdı. Kapitalizm emperyalizmin piçidir.) Esasen Luther gibi bir de islamda sömürmeyi mubah gören bir mezhebin türetilmesi zamanı gelmiştir. Böyle bir beyin kimde var bakalım görevceğiz. Tuhaf mı? Peygamber zamanında bir tek mezhep bile yoktur, hepsi sonradan türetilmiştir, ona bir  itiraz yok ta şimdi türetilene mi var? Mantığınızı seveyim. İngilizler Vehhabiliği islamın başına bela edince ses yok. Burayı biraz daha açalım: Yaklaşık 500 yıl önce ortaya çıkan Marthin Luther’in “Doksan Beş Tezi”, Avrupa’ya yeni bir anlayış getirdi. 31 Ekim 1517′de Wittemberg kilisesinin kapılarına 95 tezini asarak Reform Hareketini başlattı. Otuz yıl mezhep savaşı yaşandı Avrupa’da. 1521 de Roma kilisesi Luther’i aforoz etti. Sonra da astı. Protestanlık kendini tamamen kapitalist dünyanın emrine vermiş ve onun oyuncağı olmuştur. Zaten gerçek kurulma amacı da budur. Marthin Luther  o zamanlar yeni doğmakta olan Alman Burjuvasının bir ideologudur. Ama burada  Serbest Ticaret ilkelerini şiddetle eleştirmiştir. Burada çelişki var gibi gözükse de bu, Protestanlığın kurulmasındaki olayda bilinçli değil, gizli bir elle figüran olarak kullanıldığını akla getiriyor. Tıpkı Kenan Evren gibi. Turgut Özal için : İktidarda olmadıkları zaman bunları yapıyorlar, yarın iktidara geldiklerinde ne yapmazlar? demişti. Ama CFR’ nin Türkiye ayağı Koç‘un tavsiyesi ile hükümetin,  daha doğrusu türk ekonomisinin başına getirilmek zorunda kalmıştı. Türk ekonomisini dünya finans çevrelerine açık hale getirmek için bu ihtilal yaptırılmıştır. Adamlar açık açık “Bizim oğlanlar başardılar” demediler mi? Bu bakımdan bu ihtilalin yapılmasında bilinç yoktur, kullanılma vardır. Bitmedi. Ayrıca İngilizlere de bir hediyemiz olmalı. Luther olayı devam ederken  İngiliz Kralı 8. Henry, eşi Catherine’den boşanmak için katoliklerin lideri Papa’ya müracaat etti. Katoliklerde ise boşanma yoktur. Papa bu isteği reddetti. 8. Henri bu durumda o da Papa’yı reddetti ve Anglikan Kilisesini  kurarak başına geçti. Şimdi MİT‘ midir, DÜT’ müdür nedir, Türkiye’deki tarikatlarin % 70′ inin İngilizlerin kontrolünde olmasının karşısında senin hamlen nedir? Baksanıza güya AB kurmuşlar, daha para birliğine bile giremiyorlar. Çıkarlarına bu kadar düşkünler. Tam da ekonomik krizde oldukları şu günlerde şimdi bizim MİT’ teki dahilerimiz, hrıstiyan dünyasına nur topu gibi iki papalık daha hediye edip te uslu uslu duran bu köpeklerin arasına bir parça kemik atıp bunların boğazlaşmasını neden seyretmez? Bunlar otuz yıl savaşları, yüz yıl savaşları ile tarihte birbirlerini kırmadılar mı? Büyük küçük hemen bütün devletler bizimle oynuyorlar, bir tek biz çok iyi adamız da onlara bu yaptıklarının misliyle fazlasını yapıp, yaptıklarına pişman ettirmiyorsunuz, başkentlerini cehenneme çevirmiyorsunuz?. PKK. yı kullanarak milyar dolarlar kazanıp bununla Anglikan mezhebinin ihyasına ne dersiniz? Ama bunun için kokteyllere  bir süre ara verip bu işlere o nazenin beyinlerini yormaları gerekir. Sen benim tarikatlerimle oynarsan ben de senin kilisenle oynarım. Sahi bi %70 oranındaki tarikatlara bunlar ne para harcamış olabilirler ki? Sonunu düşünen kahraman olamaz. Irak’taki kazanımları umarım bu mesarifin on bin katıdır. Satrancı kuralına göre oynayacaksın, öyle oynayacaksın ki 700 sene sonra bile olsa mat edebilesin. Abdülhamid‘in hizmetleri unutulamaz. Batı, Osmanlıyı yıkmak için milliyetçiliği kullanmıştır. Yahu devlet elden gidiyor hangi demokrasiden, hürriyetten bahsediyorsun? Abdülhamid, Balkan ülkelerini birbirine düşüren siyaset uygulayarak bağımsızlıklarını kazanmalarını geciktirmiştir hiç değilse. (Şimdikiler de tarih boyunca birbirini yırtmış Katolik-Ortodoks-Protestan-Museviliği barıştırdılar. Şimdi hepsi birleşip yüz yıl süreceği kendileri tarafından açıklanan kruseyd’lerini rahat rahat gerçekleştirebilirler.) Bizi borçlandıran batılının paralarını da vermemeyi planlıyordu, İttihat ve Terakki onu hallederek bunu da önlemiş oldu. Abdülhamid, petrolu olmayan Almanya yerine  sömürgeleri ve petrol kaynakları olan İngiltere’nin yanıda yer alınmasını istiyordu 1.Cihan Savaşında. İttihat ve Terakkiciler bunu da hesaplayamamışlardır. Demiryolu geçsin de isterse sakalımın üzerinde geçsin sözü onundur. Karayolcu çapulcuları yurtsever oluyorsa demiryolcular ne oluyor demektir? Yahudilere Filistin toprağını vermemekle belki islam yönünden doğrusunu yapmıştır ama dünyanın kapitalini idare eden bu insanlarla oturup el altından anlaşsaydı, birlikte Yahudi-İslam devleti kursaydı bugün dünyanın çehresi acaba nasıl olurdu? Bugün de aynı fırsat vardır. Rusya’yı da araya alıp süper güç olunması işten bile değildir. Yenemiyorsan yanına alacaksın. Bunu yapmamakla Yahudileri Filistin’den çıkarabiliyor musun? O halde? Ama bu düşünceye sahip olanlar toplama kamplarına alınıyor. Avrupa’da Yahudi soykırımı yapmayan ülke yoktur.  İngilizler kendi yahudilerini 11.yy da, Fransızlar kendi yahudilerini 12. yy da, İspanyollar kendi yahudilerini 15. yy da Almanlar kendi yahudilerini 20. yy da yok ettiler. Romallılar zamanında olanları saymıyorum bile. Dünyanın her tarafına yersiz yurtsuz olarak o azaman dağılmak zorunda kaldılar.  Bu durumda senin bu teklifini hangi akıl sahibi yahudi reddedebilir? Tarihte yahudilerin bir tek dostu olmuştur; türk milleti. Yahudiler akıllı insanlardır, bu gerçeği tezelden görüp türk düşmanlaığından vazgeçerler, kendileri bilir. 1492 tarihi yahudilerin hepten yok edilmesinin yani Osmanlıya kabül edilmesinin tarihidir. Bunu unutacaklarını sanmıyorum. Eğer bu Armagedon, Evangelizm safsata ve maceralarına devam eder de, olur ki bir gün Amerika’nın başını bu yüzden büyük bir belaya sokar da onları felakete sürüklerlerse, Kızılderililerin akıbetine uğramalarından endişe ederim. Zira Amerika’ya göç edenlerin ilk başta hemen hepsi hırsız, soysuz, cani, sapsız, sapkın, yoldan çıkmış macera uğruna dünyayı ateşe vermekten sakınmayacak yapıdaki insanların torunlarıdır. Bunların bir olay karşısında ne yapacaklarını şimdiden kestirmlek zordur. Onun için bizim ülkemizdekinden daha çok rahat edebilecekleri bir toprak yoktur yer yüzünde yahudilerin. Türk düşmanlığı daha çok onlara zarar verir. Tanrılarının para olduğu avrupalıların yarın ne yapacakları hiç belli olmaz. Sömürü için iki defa cihan savaşı çıkardılar. Şimdi yine ekonomik krizdeler, bir sürpriz yapabilirler.

* İşte hrıstiyanlar türk ve islamla böyle oynarlarken bizim yapmamız gereken şeyler: Hrıstiyan dünyası Papayı arkasına alarak haçlı seferi başlatıyorsa, türk ve islamın,  hemde saniye sektirilmeden derhal yapması gereken şey nedir? Söyleyelim; derhal Halifeliğin devreye sokulması. Ama Türkiye’de ordu ile din sürekli didişme içindeler. Yunan ordu ve devleti ile patrikliği bu yönden takdir etmemek elde değil. Tam bir uyum içindeler ve asla bir adım geri atmazlar. Gündeme göre bu istekler saklı tutulur ve fırsat bulunduğunda hiç tereddüt edilmeden derhal tatbik edilir. Onlardaki ekonomik kriz eğer bizde olsaydı hiç kuşkunuz olmasın yunanlılar tekrar İzmir’ çıkardı. Dikkat ediniz sürekli olarak hep biz önde olalım diye tavizleri önceden ve bol keseden babalarının malı imiş gibi veriyorlar. Oysa diplomaside böyle bir kapı açık fırsatı yakalandığında asla kapatılmaz ve ne kadar çok görüşme olursa olsun. bunlar gündemi oluşturmada ve oyalamada tavizsizce uygulanır. Yani diplomaside peşin taviz diye ancak dangalaklar ve sorumsuzlar verir. Akıllı diplomatlar asla bu yola tevessül etmezler. Ama anlıyorum gibi. Bizim diplomatlar keçi sakalı bırakmıyorlar, bu da onların keçi gibi inatçı değil de koyun gibi her an kafasını bıçağa uzatacak kadar anlayışlı oluyorlar. İyi de ceremesini milletle hep birlikte çekiyoruz. Kıbrıs idaresi referanduma sunulduğunda uykularım kaçıyordu her gün. Burada bir anekdot anlatmalıyım: Kalantorlardan biri çok kıymetli bir elmas kuyumcuya götürüyor. Yontularak esas kristalin ortaya çıkartılması için çekiçlenmesi lazım. Ama burada büyük risk  vardır. Yanlış noktaya vurursanız telafisi mümkün olmayan zararlara yol açabilirsiniz. Sarraf elması alıp adamın gözü önünda çırağına veriyor. Yont şunu diye. Adam da: Ne yapıyorsun? diyor. Sarraf: Bu elmasın kıymetini çırak bilmez. Onun için çekici rahatça vurur, ben bu riski göze alamam diyor. Kıbrıs’ın elden çıkma ihtimali 10 üzeri 79′da bir ihtimal bile olsa akıllı  ve sorumlu devlet adamı bu riski göze alamaz. Şimdi o bütün yumurtaları koyduğun sepetteki müttefikin, seni bölmeye çalışıyor, ikinci planın nedir, ne yapmaya çalışacaksın, kurmay beyefendi?  Tuhaftır ki 1 e 2 de olsa bu risk alınmıştır. Evet..Ama yine çok tuhaftır ki bu risk alınıp ta  reddedilmesi ile karşı tarafa müthiş bir gol atılmıştır. Burada kesin teşhis: Kıbrıs’ın tek bloka bırakılmasını kesin istemeyen bir güç vardır. Bu reddediş te bu suretle olmuştur. Ortada devler dansı vardır. (Uluslararası anlaşmalara uymak esas değil midir? Sampson darbe yapınca müdahale için her iki garantörden de rest cevabı almadık mı? O zaman hangi görüşmeden bahsediyorsunuz? Bizim için Kıbrıs meselesi artık yoktur, bitmiştir. Bıktık artık domuzlar sofrasında sahte gülücüklerle kahvaltı etmekten. Yok eğer bu anlaşmalara uymamak esas ise yarın başınız öyle bir derde girdiği zaman ben de anlaşmalara uymasam ve belalarınızı bulsanız uygun olur mu? Kıbrıs görüşmelerinin devamiyeti, Kıbrıs’ın tekrar elimizden alınma görüşmelerine dönüştüğü ortamda neyi görüşüyorsunuz? Hariciyecilerimizi anlayabilmiş değilim doğrusu. Kıbrıs, tarihte hiç bir zaman yunanın olmamıştır, denizci oldukları için biz onları Kıbrıs’a yerleştirdik. Kıbrıs’ ı da biz yunanlılardan değil Cenevizlilerden aldık. Kendi elimizle kendi başımızı derde saldık yani.) Kıbrıs’ın tamamen ortodoks olan yunanlılara bırakılması ile, yarın büyük bir ortodoks ülke olan Rusya ile ilişkilerinin ne düzeyde olacağını batı şimdiden hesaplayamaz. Onun için bu  taşı her hangi güçse iyi oynamıştır. Bütün ortodoks dünyasının birleşmesi, Vatikan için de istenmeyen bir durumdur. Türkiye bir de şuna dikkat etmek zorundadır: Rusya, Ermenistan, sanırım Gürcistan da öyle, Yunanistan, Kıbrıs. Türkiye böylece  ortodokslarca kuşatılmış durumda olacaktı. Kuzey Kıbrıs dolayısiyle hiç değilse güneyimiz bu kuşatılmadan kurtarılmıştır. Mehmet Ali Talat’ın neden ağladığını da anlamak zordur. Belki ibrani asıllı olmasındandır, ama ne var bunda ağlayacak? Bunların ortak özellikleri Ortodoks olmaları. Kıbrıs fatihi Ecevit’e “geç” diyen kuvvet te budur ve onun inisiyatifi ve çıkarları doğrultusunda olmuştur. Her ne kadar Ecevit bu gerçeği hiç bir zaman anlayamamış olsa da. Kıbrıs sorununun çözüme ulaştırılamayıp ta sürekli sürüncemede tutulmasının  altında da eğer halledilir de Kuzey Kıbrıs Türkiye ile entegre edilirse, önceden batılı limanlara bağlatılmış Türkiye’nin ipini kopartıp karşı tarafa gitmesinin önlenmesi içindir. Onun için biu iş hiç bir zaman halledilmeyip devamlı muallakta bırakılması gerekir, sonucunu kestiremedikleri için. Bu da bizim başımızın derdi. Yani işimiz zor. Ta ki onların başı ciddi olarak derde girer de vazgeçilemez  bir şekilde bize ihtiyaçları düşerse, belki o zaman bir hal çaresi doğabilir. Tıpkı 2. Cihan savaşı arifesinde Hatay meselesinin çok basitçe halledilmesine ses çıkartamamaları gibi. Dersim isyanı ile bunun da önüne geçmek istemişlerdi,saf ve temiz halkımızı kullanmışlardı, ama sonuç değişmemiştir. Bu baş kaldırı masum istek değildir, arkasında Fransız ve İngilizler vardır. Daha önce de böyle bir umut ışığı maalesef gözükmemektedir. Ha bire taviz verilmesi ise çok yanlış bir diplomasidir. Bundan dönülmelidir. Tavizlerin sonu gelmez yoksa.

Şimdi Türkiye batı ile birinci derecede ilişkidedir. Sivil, askeri paktlar içerisindedir. Şayet bu şartlarda Halifelik diye bir kurum oluşturulacaksa, batı karşıtlığı olmamak birinci şarttır, yani mecburiyetindesinizdir. Arap ülkelerinin içinde bulunduğu durum ise malum. Bütün liderleri paçasından tutun dizine kadar batıya bağımlıdır ve onlara minnet borçludurlar. Onlar getirdi oraya onları çünkü. Yani oradan da bir ümit ışığı yoktur. Şayet Sovyetler Birliği’nin dağıldığı aşamada hidrojen bombası, atom bombası, kıtalar arası balistik füzeler yapapilmiş aşamada olsaydık ve milli gelirimiz kişi başına 30-40 bin dolar civarında olsaydı, büyük bir hamle yapma fırsatımız doğmuştu. Bu fırsat kaçırılmıştır. Tarih bu aşamada Rusya ile birinci derecede müttefiklik zorunluluğu doğurmuştu. Rusya yerlerde sürünürken de olsa bu hamle yapılamamıştır. Rusya’ya da bu aslında müstahak. Yafta konferansı ile Türkiye’yi batının payına vermenin cezasını çeksin. Stalin’in o zeki görünüşü altında en aptal hamlesi ile Kars’tan, Boğazlardan dem vurması,karşı hamleyi iyi beceremeyen İnönü tarafından batıya yaklaşma olarak algılanmıştır, oysa anlaşma gereği yapılması gereken zaten buydu. Bu hamleyi boşa çıkartmanın yolu, batıya sığınmak değil, Atatürk’ün yaptığını yapmaktı. Ama dediğim gibi iyi bir uygulamacı olmasına karşın ne yazık ki iyi bir satranç ustası değildi İnönü. Şimdiki batının bu pervasızlığı, patavatsızlığı, saygısızlığı, sorumsuzluğunun altında o günlerinde atılan yanlış adımların günahı vardır. Ege orda duruyor mantığında olan vizyonsuzlar, burada da Orta Asya devletleri orada duruyor mantığını yürütmüş olmalılar. Fakat şimdi Türk Dünyasının bölünmesinde sanki yarar umuyormuşuz gibi batının kıçına yapışmaya pek hevesli görünüyoruz. Orta Asya Türk Devletleri ile irtibatımızı kesmek için araya Ermenistan’ı soktular, yetmedi, Laçin koridoru ile bu bağ tamamen koparıldı, haksız olarak işgalle. Bir gecede bu koridoru açmak ve Karabağı al ananın a….na sok diyemiyorlar. Bize bu koridor bize çok lazım. Karabağ kaçkınları gelsin bizim Ağrı dağının çevresine yerleşsinler. Bu oyun böyle bozulur. Birşey yapamazlar çünkü saldırgan olan onlar ve Karabağ’da onlar işgalci konumdalar. Burada Rusya satrancını iyi oynamak lazımdır. Batılılar Gürcistan’daki olaylara ses çıkarabildiler mi? Çanakkale savaşı sürerken Ermeni meselesi için Rusya ile bu strateji iyi tespit edilmiştir. Buradaki ordu batıya kaydırılabilmiştir bu suretle. Hatta ermeni kozunu bile hrıstiyanların elinden almak pek ala mümkündür. Karadeniz’e bir koridor açıp onların hizmetine verirseniz, tüm oyuncular açıkta kalır. Türk devletleri organik irtibat mı daha önemlidir, denize çıkış için kiralanan toprak parçası mı? İyi düşünün. Toprak mı? Osmanlı zamanında 20 milyon km2 toprak kaybettik, yerine göre hamlen gerekiyorsa yapacaksın, oyunların bozulması illa da buna bağlı ise. Her iki halde de kazancını hesaplayacaksın. Düşmanını hamlesini kırmak için de olsa bu atağı yapacaksın. İran hususunda da strateji hatası yapılmaktadır. İran’ın nükleer güç olması, Orta Asya’nı ilelebet batılılara kapanması demektir. Gelin görün ki stratieji dahilerimiz, buna cephe almaktadırlar. Bu takdirde senin de nükleer güce sahip olma hakkın doğar. Türkiye’nin nükleer güce kavuşması bir çok sorunu anında çözer. Yetmez, bu topraklarda gözü olan batılılara karşı, nükleer gücü olan Ruslarla da birinci derecede stratejik işbirliğine gireceksin. Gerekirse burada nükleer üs kurmalarına izin vereceksin ve Orta Asya türk devletleri ile de bu yolla birinci derecede irtibata geçeceksin. Hep birlikte süper güç olacaksın bu suretle. Bana göre Türkiye’nin birinci ivedi ihtiyacı nükleer güç olmasıdır.

Bir strateji hatası da Türk Ortodokslarının mübadelede ülkeden gitmelerine izin verilmesidir. Ergenekon ismini kirletmek, milliyetçileri, suçu ne olursa olsun bu kategoride yargılamak bir bakıma milli direnci kırmaya yöneliktir. Bu, ancak müstemleke ülkelerinde, genel valinin talimatı ile yapılabilecek bir yanlışlıktır. Yarın gerçek bir tehlikede ülkeyi savunacak vatansever bulamazsınız. Kurtuluş savaşımızda Türk Ortodoks Patriği Eftim’in çok büyük yararları olmuştur. Bunu  satrançta kullanmak yerine kovulmasını anlamak güçtür. Bugün ise Eftim’in torunu sözcü Sevgi Erenerol’ün göğsündeki albayrak ile yargılanması affedilebilir bir hata değildir. Savcı, Sevgi Erenerol’ a soruyor: Siz ne biçim hrıstiyansınız, İsa’dan daha çok Atatürk’ten bahsediyorsunuz? (Helal olsun bu milletin ekmeği sana Atatürk kızı, alnından öperim seni) Demek ki siz de Papa Eftim’i bilmiyorsunuz savcı bey. Biraz dersinizi çalışın. Bilgi sahibi olmadan adil yargılama nasıl olacaktır? Ama bakıyorsunuz Fener Rum patriği, Pontus’çular baş tacı ediliyor. 2 500 nüfuslu rumlara ekümenlik hesapları yapılırken, onların tem 60 bin katı 145 milyon ortodoks nüfusa sahip Rusya ile nedense bu düşünülmüyor. Şuradaki müthiş zeka şerarelerine bakar mısınız? Güldürmeyin el alemi kendinize. Hangi mantığa sığar bu, en azından 60 bin katı nüfusa karşı ne yapılabilir? Hangi apartmanda kalıyorlar, diye sorarlarsa ne cevap vereceksiniz? Ne yapmaya çalışıyorsunuz? Türkiye’nin savaşla değil içten fethedilmesini doktrin haline getiren Haim Naum’un düşüncesi doğrultusunda. Bir ihanet ve fesat yuvası olan Fener Rum Patrikliğidir. Bunlara sayısız haklar tanıyalım, tamam da eski huylarının depreşmeyeceğini ve buna nasıl bir hal çaresi bulabileceğimizi nasıl hesaplayabiliriz. Birleşik haçlı devletlerine karşı bunda şansımız ne olabilir? Sonunda “nerde benim ekümenem” diye dayatırlarsa ve toprak isterse ne yaparsın? .

* Lidya ve Frigya köylüleri pazara yumurta götürürlerken, bütün yumurtaları  asla tek sepete koymazlardı. Şimdi Türkiye’nin 70 yıldır takip ettiği siyasete bakalım. Bütün yumurtalar tek sepettedir. Kurmay kelimesinin önünde bir de kurmay varsa, bu affedilebilir bir hata değildir. O zaman bu düşüncesizlik karşısında kurmay kelimesinin, isminden çıkarılması gerekir, bir kelimelik tasarruf fena bir şey değildir. Aynı stratejik hata, siyasiler için de geçerlidir. Avrupa Birliği hayali şu veya bu şekilde akamete uğrar da cehennemin dibinin dibini  boylarsa, peki o zaman bu kadar  uyarlanan zaman, emek ve sıkıntılara mal olan bu süreç ne olacaktır? Karadeniz Ekonomik Birliği teşebbüsünü bile beceremdiniz. A.B. ile müzakerelerin devamı müddetince, İslam ülkeleri ile ekonomik ve siyasi ilişkiler de devam edebilmeliydi. Hatta daha önemlisi Rusya Federasyonu ile birinci dereceden. Zeka numaralarının ayakkabı numarasına eşit kimselerin yürütebileceği stratejik hatalardır bunlar. Bütün yumurtaların konulduğu sepet hallolursa günün birinde, bunun ceremesini yine bu millet çekecektir. Sonra affedilemez hatalardan biri de, değişen hükümetlerle birlikte devletin de tüm ekonomik ve siyasi felsefesinin değişmesidir. Devlet yönetmede bundan daha büyük halt olamaz. Devletin bu alanlardaki stratejik felsefesinin devamlı olması gerekir, hükümetlerle birlikte de değişmez. Kargaları bile güldürürsünüz kendinize böyle yapmakla. Atatürk’ün SSCB’nin dağılmasıyla bağımsız kalacak türk dünyası hakkında müthiş bir öngörüsü vardır. Bizim sitenin  Atatürk’ten söylevler kısmında var bu metin. Bu ikaza rağmen bugüne kadar hiç bir şey yapılmamıştır ve buna hazırlıksız yakalanmışızdır. Bütün askeri donanım, anlaşmalar, paktlar, silahlar batı normlarına göre temin edilmiştir. Bir gün ülkemizi  işgal etmeye karar verdiklerinde silahlarımız ateş almayacaktır, zira yazılımını onlar yapmışlardır ve onları dost olarak tanımlayacaktır. Yerli yazılım için çalışan pırıl pırıl genç mühendislerimiz de gizli ajanlar tarafından ortadan kaldırılmaktadır. Sorumlularının suratlarını çiğnemek and olsun. Bunun iç bağlanıtısı da kesin surette vardır. Çünkü bu takdirde dışarıdan alınan savaş araçlarından komisyon almaları mümkün olmayacaktır. Hırsız, önce içeriden aranır. Yeri gelmişken, paralı askerlerden de bahsetmeliyiz. Yine zengin olan Lidyalılar, paralı asker beslemekteydiler. Ama Pers’ler ne yaptılar? Lidya kralının verdiği aylığın iki katını vererek bütün paralı askerleri satın aldılar ve bu savaşta kolayca galip geldiler. Paralı-profesyonel asker bir bakıma iyidir de, kontrolü son derece zor ve önemlidir.

* Avrupa ülkeleri  ikinci dünya savaşını geçirmesine rağmen tüm kadastro işlemlerini tamamlamıştır. Şimdi sıkı durun: Biz bu savaşa katılmadık. Daha 35 bin köy, 41 bin mezra‘da kadastro geçmedi. Şimdi bir ermeni, bir rum, hiç bir tapu, kayıt götermeden” şurası benim “diye ortaya çıksa, o topraklar ona verilmektedir. Acaba bunun için mi bu kadastro işlemleri bu kadar zaman geçmesine rağmen bitirilmedi? Bu kurumun içerden işgali de mi gündemde. Bu nasıl iştir? Sahi burada çok allame geçinen o sosyal bilimcilere bir komplo teorisi: 1922 de yunanı denize dökmek için kovalarken bunlarla birlikte 230 bin ermeni de yaptıkları ihaneten cezasından korkarak onlarla birlikte yunanistan’a kaçtılar. Grec kelimesinin kelime anlamının “hırsız” olduğunu biliyoruz. Bir ara Akdeniz’de batmakta olan bir gemiden, oradan geçmekte olan yunan gemisine sığınmak isteyen kazazedelerin kafalarına küreklerle vurarak güverteye çıkmalarını önlediklerini, onların göz göre göre telef olmalarını zevkle seyrettiklerini ve bu milletin böyle yapıda olduğunu en iyi biz türkler biliriz. Bu arada ekonomik sıkıntıda olan ermeni yurttaşlarına iş vermlek, onlara yardım etmiş olmak türkün hasletindendir. Fakat bu 2oo bir kaçak ermeni işçinin yarın bir şekilde 2oo bin fabrikaya  aynı sayıda dinamit yerleştirip patlatması ile ne duruma düşebileceğini hiç hesapladın mı? Saflığın, hesapsızlığın bu kadarına da ancak çüş denir. (Bu laf Şener Şen’ aitti.) Siz biliyor musunuz ki, yunanlı o savaşta kaçarken yangın taburları oluşturduğunu, hem kaçarak hem de köy ve şehirleri yaka yaka kaçıyordu. Palikarya İzmir’e çıkıp ta 40 ay orada işgalci olarak kaldığında, 1,5 milyon türkü katletti, 500 bin türk te dağlara kaçtı, oralarda açlıktan hastalıktan telef oldu.Şimdi biraz daha sıkı durun: Biz onları denize dökerken bir soykırım yapmışmışız. B.M. de bunun davasını gütmeye hazırlanıyorlarmış. İşte böyle bir millet, onlarla birlikte yunanistan’a kaçan ermenilere cansiperane misafirperverlik örneği gösterip onları iaşe ettiklerini düşünmüyorsunuzdur her halde. Size güzel bir malzeme. Bu adamlar yunanistan’da değil. Öyleyse nerde? Siz kokteyllerinizi yudumlayadurun, ben söyleyeyim: Bunlar Hasan, Mehmet, Mehmet Ali, Hüseyin, Hasan adları ile mübadele ile yurdumuza gönderildiler türk ismi takılarak. Bu adamlar daha ziyade ovaları mahvedip beton yığınına çevirerek tarımı bitirme misyonunu edinme gödrevini yerine getirmekte oldukları düşünülemez mi? Hani mesela dedik. B-u   a-d-a–m-l-a-r  nerede? Bunlar bir ara hiçbir şeye yaramayan zeytin kömürü bizden almadılar mı? Amaç sadece bizdeki zeytin ağaçlarının kökletilmesidir, bu kömürler  götürüldükten sonra denize dökülüyormuş.

* Dünyanın neresinde, hangi bir haksızlık, kime karşı yapılmışsa, o beni ilgilendirir. Şu veya bu milletin düşmanlığından değil. Adam gibi, millet gibi yaşadıkları müddetçe, her millet benim için değerlidir, saygı duyulmaya değer, onların bu topraklarda rahat yaşamalarının teminatı biziz. Onların kılına dokunanın gazabı oluruz. Gittikleri yerleri illa da hrıstiyanlaştıracağız diye bir hastalıkları vardır. Ama, bu kıstaslar aşılıp, misyonerliğe türk ve islam düşmanlığına  başlanıldı mı, onların gazabı da yine biz oluruz. “Bizim düşmanımız yoktur, varsa eğer o, insanlığın da düşmanıdır.” “Bizim intikamımız, zalimlerin zulmüne karşıdır. Onlarda zulüm hissi devam ettiği müddetçe bizde de intikam hissi devam edecektir.” Antalya’da Kale İçi diye bir semt vardır. Bir türlü rahat durmayan  hrıstiyanlar en sonunda buraya iskana mecbur tutulmuşlardır. İşte hrıstiyanların böyle de bir huyları vardır. Bir türlü rahat durmasını beceremiyorlar.

* Medeniyetler arası diyalog: Ne kadar güzel bir ismi var değil mi? Bir bakıyorsunuz, kim bu diyalog yaptığımız ülkelere? İspanya, İtalya. Ateşli silahlara sahip üç beş çapulcusunu Amerikaya gönderip koca bir İnka medeniyetini insanları ile birlikte ortadan kaldıranlar, gemiler dolusu altını ülkelerine getirenler bunlardır. Endülüs‘te farklı medeniyetlerin başına gelenleri saymıyorum bile. Bu devletler her gittiği yerlerde sömürge ülkelerinde medeniyetleri, insanları ortadan kaldırmışlardır. Bu adamlarla medeniyetler arası diyaloga girmek, türk aklına hakarettir. Bizimle dalga geçiyorlar, daha anlayamadınız mı? Bu iki ülke, dünyada medeniyetler arası  diyalog yapılacak en son ülkeler olmak durumundadırlar. Tarihleri boyunca medeniyetleri ortadan kaldırmakla sicilli  bu medeniyetlerle neyin diyaloğunu yapacaksınız? Kendi onurunuzu düşünmüyorsanız milletin şerefini düşünmelisiniz. Dinler arası diyaloga gelince, adamlar peşin peşin itiraf ediyorlar, niyetlerini  baştan belli ediyorlar. 1. bin yılda Avrupayı hrıstiyanlaştırdık, 2. bin yılda Amerikayı ve Afrikayı hrıstiyanlaştırdık, 3. bin yılda türk ve islamın bol bulunduğu Asyayı hrıstiyanlaştıracağız diyorlar. Neyin diyaloğunu yapmaya çalışıyorsunuz? Diyalog derken hrıstiyanlaştırmayı anlıyorlar, daha neyin diyaloğundan bahsediyorsunuz?

* T.C. Cumhurbaşkanı, diyalog için Ermenistan‘a arabasıyla girmek istiyor. Ekonomisi yerlerde sürünen o minicik ülke, kapılarını açmıyor. Hayda…Ta 500 km yol alıp Gürcistan’a gidiyor, oradan sınırı geçiyor, illa da Ermenistan Cumhurbaşkanı ile görüşecek. Vilayat-ı sitte’den hak iddia eden ve Ağrı Dağımızı bayrağında taşıyan bu insanlarla neyi görüşeceksiniz? Arkasında 80 milyon türkün olduğunu düşünen bunu asla yapmaz. Türk isminin sonu mu geldi? Hadi canım sende… Büyük Türk Milleti daha son sözünü söylemedi. Türk isminin yerine konulacak yeni isim de hazır mı bari? Hepimiz Roma’nın çocuklarıyız (mı?) Zina bizim kültürümüzdür, dediklerine göre demek ki aynı zamanda o…çocukları da olmuş olmuyorlar mı? yoksa hepimiz ermeni mi?

* Biliyorsunuz bizde Nükleer Araştırma Merkezimiz var. Çekmece’de. O kadar sağlıklı çalışmaktadır ki, daha da verimli olabilmesi için 40 senede tam 32 Başkan değiştirdi. 1000 tane nükleer uzman yetiştirdik hepsi dışarıda. Burada üretilen plütonyumlar nerede? Buranın da düzenleme yapılması sırası geldi. Oraya öyle bir proje sundum ki, uzaktan yakından alakası olmayan bir örnek göstererek (aynen: El oğlu ne hin oğlu hindir bunu daha önceden yaptılar diyerek fotokopi örneğini de vermeyi ihmal etmediler) diye beni ihya ettiler. Oysa yanlış adama çattıklarını düşünemediler. Pek yakında o projemle birlikte onları sigaya çekme zamanı da gelecektir. Bunlar herkesi kör, alemi sersem mi sanıyorlar? Sizi sigaya çeker, bir Molla Kasım elbet birgün gelir, gelecektir. Biraz daha bekleyin. Bu gibileri hizaya çekmek and olsun. Yakında sunduğum projeyi de onların fotokopi örneğini de millete arz edeceğim, elimden kurtulamazlar.

* Şu emperyal olup ta emperyalist olamayan Osmanlıdan bahsedelim biraz: Başta İngiliz ve Fransızlar olmak üzere tüm emperyalist ülkeler, sömürmeye gittikleri ülkelerde her şeyden önce  yediden yetmiş yediye kendi dillerini 20-30 senede öğretirler. Daha önceden misyonerlerini gönderip alt yapı hazırlanıyor. Devletleri bunlara yardımcı olsun diye asker de temin ediyordu. Ondan sonra da iş adamlarını gönderiyordu. Bu suretle devletlerinin yaptığı masrafların binlerce katını geri almayı başarabiliyorlardı. Rönesans hareketleri, bu sömürgecilerin akıllı olduklarından değil, sömürdükleri ülkelerden aldıkları akıl almaz miktardaki hammadde ve bedava işçi kaynaklarından dolayıdır. Onlara İncil’ i öğretip dinli yapıyorlar, topraklarını zenginliklerini ellerinden alıyorlardı. Böylece zenginleşip ağır sanayi devrimlerini gerçekleştirebildiler. Bu zenginliklerinin altında kan, gözyaşı, zulüm, haksızlık, talan, soykırım vardır. Batı, sömürmeden ne demokrasilerini ne de ekonomilerini sürdürebilir. İşçi sendikaları da göz boyamadır. Çünkü bu sömürüden rant elde etmektedir. Osmanlı ise fethettikleri yerlerde adeta onların dilini öğrenmiştir. Bu kez de  zenginleşip semirince onlardan danışmanlar getirmiştir. Bunlar yeniçerileri fitneleyip bir daha iflah edilemez hale sokunca da yine onların danışmanlarının tavsiyeleri ile yeniçerileri ortadan kaldırmıştır, hem de tam da yunan savaşının devam ettiği sırada. Bu bakımda 2. Mahmut büyük bir stratejik dahi sayılabilir. Fransız  okullarında sömürgeciliğin faydalarına dair dersler okutulmaktadır. İngiltere’de sömürgeciliğin bizzat ilmi yapılmaktadır. Sömürgeciliğin inceliği ile ilgili fakültelerin neden hala açılmadığını anlayabilmiş değilim. Bu kafayla gittiğin sürece her zaman onlardan gol yersin. Osmanlı ise ısrarla emperyalist bir devlet olmamakta direnmiştir. Oysa onların gelişip Osmanlıyı geçmelerinin altında en büyük sebep bu sömürü düzenidir. Osmanlı bunu yanlış teşhis etmiş ve onların yanlış yönlerini örnek alarak krizden çıkmaya çalışmıştır. Görüyorum ki aynı yanlış şimdilerde Türkiye Cumhuriyeti’nde de yapılmaktadır. AB’ ye daha ortak bile olmadan 35 bin adet ev kilisesi Anadolu’nun her yanında açılmaya başlamıştır.İşin ilginç yanı ise bir tane bile hrıstiyanın olmadığı köylerde bile bu  gayretliliğin hüküm sürmesi. Demek ki hedefleri büyük. Atatürk zamanında ise değil yabancının, misyonerin, bir şehirlinin bile köydeki yapıyı bozmamak için köyden yer alması mümkün değildi. Buna göre aldığımız baş döndürücü gelişme takdire şayandır. Kendisini kendi kozasına örerek hapseden ve kendi sonunu kendi hazırlayan dahiyane bir düşünce ile. Savunmaları da hazır. Biz de onların ülkelerinde yer alabilir mişiz. Burada bir hile vardır. Onlar kapital ülkeleri. Sen hangi parayla alacaksın? Osmanlı, Balkanları türkleştirdiği zaman önce gazi dervişler-alp erenleri gönderip alt yapıyı hazırlardı. 2.Mahmut tüm bunları imha ederek bu yolu bitirmiştir, yırtık dondan  çıkan ani bir kararla belki de danışmanlarının tavsiyeleri ile. Biz bu yolu kapatırken, Avrupalılar bundan ilham alarak aynı yöntemle Türkiye’de alt yapıyı hazırlar oldular. Halbu ki en az yarısının dinsiz olduğu Avrupa’da eski yöntemimizi kullanmak çok büyük bir fırsattır. Din karşıtlığını laiklik diye takdim ediyorlar. Filmlerde  rastlamışsınızdır.…Karetsin..diye. Yani güya laikler ya, Allah kelimesi kullanmak laikliğe aykırı oluyor demek. Bunun adı laiklik değil, lavukluktur. Şu sınav sorusuna bakar mısınız? Suda boğulmakta olan iki kişi var. Biri Atatürk, diğeri Hz. muhammed. Hangisini önceden kurtarırsınız? Kim bu  soruyu soran zibidi ? Böyle soru mu olur? Ne yapmak istiyor? Osmanlının bu yöntemini batılı alabildiğine kullanırken, sen bu gruptakileri her bakımdan tecrit etmeye çalışıyorsun. Bu nasıl oyundur? Komünizmin pençesinden kurtulan türk devletlerindeki oluşan dini zayıflığın telafisi için ne yaptın? Önce dinlerini gereği gibi öğreteceksin, sonra kendilere nasıl yorumlarlarlarsa laikliği öyle yorumlasınlar, tatbik etsinler ama önce bu eksikliği tamamlamalısın, yardım edeceksin, yoksa bu boşluğu başkaları doldurur senin de onların da başına onulmaz  dertler açarlar. Hatta Rusya’daki bu dini boşluğa müdahale ederek bir kısmını islamlaştırabilirsin.

Hatta ortodoksluğu kuvvetlendirerek Vatikana karşı tedbir almış olabilirsin.Tabii eğiterek, iyilik yapmak için, yoksa zorla değil. Ruslardan kız alacaksın ama asla onlara kız vermeyeceksin. Komünizmden rövanş böyle alınır. Hatta hrıstiyan ülkelere de. Konuları kısa anekdotlarla geçmeye çalışıyorum. Zira katiplik yapmaya esasen salise bile vaktim yoktur. Benim derdim fen bilimleri. Ama bazı konu başlıklarını geçerek bir tek bile yanlış atılmasını önleyebilirsem, bir tek kişi bile okumuş olsa bu bile yeter, yetmez ama şimdilik . Laiklik olacak diye okullarındaki din derslerini çıkarttıklarını duydum da, aklı evvellerce.

*Afganistan’ın konum bakımından son derecede stratejik bir noktada olduğunu çözen Atatürk, o zamanki devlet başkanı Emanullah Han’la sıkı dostluk kurmuştu. Atatürk’ün devrimlerinden hayli etkilenen Han, gidip kendi ülkesinde de bu tip devrimlere kalkmaz mı? İşe ise kısaca çuvala girme diye tabir edilebilecek giysi sayılan kıyafetten (burka), yani sosyal bilimcilerin de daha iyi anlayabilmesi için, devrimlere kadın giysisinden başlamaz mı? Atatürk bunu duyunca :- Eyvah, gitti adam, diyor. Koca göbekli, koca cüsseli üstelik gıdıları, gerdanları kat kat dr.,zr., vr. payeli nice zat-ı  zerzevat tarihteki bu örneği biraz araştırma yapıp  öğrenseydi, 50 cm. lik bez parçası için sokak-caddelerde kara cübbeleri ile hep birlikte yürüyüp te  o çuvala mahkum dişilerin oylarının istemedikleri partiye akacağını da önceden hesaplayabilirlerdi. Bu aklı evvellerin bu kadar celallenmelerinin altında acep hepsinin bahçesinde çalışan bahçivanları, ahçıları, şoförleri gelmiş olmasından olmasın? Zira hepsinin başında baş örtü var ve bu, erklerinin sallandığına bir işaret olarak algılanıyor olmalı.  Bu kadar ufukları dar bunların. Sen onu bırak ta hangi buluşu yaptın, onu söyle? Merakım şudur: Maliyeti 5 sent olan karşılıksız basılmış dolarlarla (aynı yöntemi  TL ile Kuzey Irak’ta bile beceremediniz, yazıklar olsun.) dişimizden tırnağımızdan artırarak binbir zorluklarla kurabildiğimiz  bir çok pahalı, stratejik tesislerimiz yok pahasına ecnebilere satılırken neden bir yürüyüş olmasa da bir tepkilerinin olmadığıdır. Yoksa bu konu onların idraklerinin dışında mıdır? O meşhur sözü yilemeliyim: Uyan artık herif, aynayı traş ediyorsun. Baş örtüsü ile uğraştığın sürece karşı cenahın iktidara yürüyebilmesi için daha fazla bir şey yapmasına gerek kalmıyor. Bunu gördükleri halde o inatlarında ısrara devam ediyorlar. Yoksa burada anlaşmalı bir toplum mühendisliği mi var? Öyleyse, çok başarılı yürüyor. Bu işi daha  iyi açıklayabilmek Hindistan’dan örnek vermeliyim.

* Hindistan’da biliyorsunuz inekler kutsaldır. Siz de, yerlerde sürünecek kadar fakir olsaydınız ve sütüyle, peyniriyle, yağıyla ,gübresi ile he şeyiyle o ineğe muhtaç olsaydınız, siz de ineğe kutsal gözü ile bakardınız ve onlardan farkınız kalmazdı.Şimdi bir cadde genişletilecek ve ineklerin artık o geniş caddede başıboş dolaşması bundan sonra büyük sorunlar yaratacaktır. Bizim aklı evvel sosyal bilimciler olsa ne yaparlar? Hemen dozerler, zabıtalar, polisler, askeri birlikler, biber gazları o bildik aşina görüntüler oluşurdu. Anayasada devlet vatandaşını konut sahibi yapar der. Vatandaşın karşısına 170 tane aşamayacağı kadar bürokratik engeller çıkartırsınız. O da gider boş bulduğu yere gece kondusunu bir gecede kuruverir. Ama  on’larca yıl hiç gelip giden olmaz. Siz epey masraf yaparak ilaveler yaparsınız. Bu, iktidarın da işine gelmektedir. Havuç kullanarak oy avlayacaktır. Hatta tapu vaadi yapacaktır. Ama bir gün nereden esinlendilerse, akıllarına bu gecekondular gelir ve yukarıda bahsedilen dozerli hal çaresi uygulanmaya başlar. O gecekondular yapılırken hangi cehennemin dibinde idilerse. O kadar emek,  masraf bir kepçe darbesi ile yok edilir, kan ve göz yaşları arasında. Bu da böyle devam eder gider. Bozuk düzende sağlam çark olmaz. Sağlam çark olsa zaten o zaman bozuk düzen olmaz. Vasat zekalılar için bu şarttır. Adam gibi çözüm için ise adam gibi zekaya sahip bireylerin ülkeyi yönetebilmesi şarttır. Vaktinde adam gibi geniş caddeler, bulvarlar, sosyal tesisler, kültür merkezleri ,çocuk bahçeleri, sayfiye yerleri-parklar ve yüksek binalar şeklinde hazır projeleri halka sunup, yine adam gibi medenice yerleşim yaptırsalar olmaz. Ama, havuç -sopa misali sadece oy kaygısıyla devamlı olarak fırsat elde iken halkı buna mecbur etmek ve oylarını almak. Başkaca tasaları yok. “Son teraneleri yalnız, yaşasın sevgili millet. Kendim için oy istiyorsam namerdim’ in türkçesi de kendim için oy istiyorum’dur. Milli servet mi? O da ne? Kurtlar vadisindeki Hüsnü’den daha çapsızlar. Hindu’lar ise böyle yapmıyor. Bakın ne yapıyorlar: Yolun genişletilip ineklerin oradan kaldırılıp bir başka yere nakli yapılması gereken yerin muhittaşlarını o alana toplayıp şu enfes söylevi gerçekleştiriyorlar: Bunu sosyal bilimciler dahil siyasetçiler de okusun. Muhterem hazirun, (eskiden öyle derlerdi) bildiğiniz gibi bu cadde genişletilecektir. Ama, velinimetimiz, saygı duyduğumuz, hürmet gösterdiğimiz pek kıymetli inek hazretleri, bundan sonra bu kalabalık arabaların gürültüsü ile rahatsız olabileceklerdir. Gönlümüz buna rıza gösteremez. Bu çok sevdiğimiz ineklerimizi daha sakin ve rahatsız olmayacakları bir sokağa götüreceğiz. Bunun için çok üzgünüz, ineklerimiz bizi bağışlasınlar. Hiç bir direniş olmadan inekler kenar caddeye naklediliyor böylece.

* Osmanlı’daki misyoner okullarının sayısı akıllara durgunluk verecek sayıdaydı. İngiliz, ABD., Rus, Alman, İtalyan, İran  menşeli  misyoner okullarının sayısı 5 bin’di. Senin kaç tane gazi derviş-alp  eren okulun var? Bulgaristan’da bir başka ülkede. Bu işi beceremiyorsunuz vesselam. Şimdi Türkiye’ de de 150 adet misyoner okulu olduğu söyleniyor. Vakıf üniversitelerini saymıyorum bile, bunlar neden vakıf üniversiteleri, çıkıp açıklamalıdırlar. Her millet senin milletin üzerinden operasyonlar yaparken sen kokteylleri takip etmek gibi bir rehavete kapılamazsın. Onlardan daha önemlisini sen yapabilmelisin. Finansman mı? Buyurun: O kadar devleti, milleti soyup dışarı kaçan ne kadar şerefsiz varsa, sen yapamıyorsan benden teklif al, teşkilatı kurayım, hangi fare deliğine girmişlerse kulağından tutup getireyim ve devlete teslim edeyim, çaldıkları paralarla birlikte. Sen yapamazsın çünkü sen memursun, ikinci gün kapının önüne koyarlar seni. Çünkü, kim ne derse desin bu soygunlar siyasetçi-bankacı-namussuz üçlü ortaklığı ile yapılmıştır. Hırsızı yakalarsan, içerdeki ortaklarını da ele vermiş olursun. Buna izin vereceklerini sanmıyorum. En gariban hırsız bile yalnız çalışmaz, biri erketedir en azından.

* Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulurken, üniter, devrimci hüviyeti ile petrol ülkesi arap devletleri ile neredeyse sınırları kapatmış, tüm yüzünü batıya çevirmiştir. (Bu, batılılaşmak anlamına değildi Atatürk zamanında, medenileşmek, uygarlaşmak anlamına alınmıştı. Sonraları dar görüşlüler mesela konservatuvar kurmuşlar, türk ismini, müziğini bu kuruluştan tamamen tecrit etmişlerdir. Bu kadar türk kültürüne yabancı bir kültür hedeflenmiş ve bu amaca da ne yazık ki ulaşılmıştır. Türk müziğinde D0 ile RE arasında tam 7-8 ayrı ses vardır makam sayısı 500 den fazladır. O çağdaş dedikleri batı müziğinde ise major, minor vardır, bir makina çalışması gibi incelikten ıtırdan, rayihadan nasibini almamıştır. İşte bu acayip müzik hedeflenmiştir.) Oysa adeta sıfırdan sanayiisini kuracak ülkemizin, petrol zengini arapların kapitallerine büyük ihtiyacı vardı. Sınırlarımıza mayınlar döşedik, petrol paraları batıya aktı aktı aktı. Onların rejimi onlara, bizimki bize. Büyük bir eksiklik olarak bu fırsat nedense kaçırılmıştır. Türkiye’nin ekonomik yönden şimdiye kadarki arap politikasını yanlış buluyorum. Son yıllarda bu yanlıştan dönülmeye başlanmıştır. Bu yüzden şimdilerde her ne yapıp edip bu petro-dolarlardan bir kısmını ülkemize çekebilme yolunu mutlaka bulmalıyız. İsnadları da hazır: Yeşil sermaye. Peki Galata Bankerlerinin torunları İstanbul Dukalığına ne ad münasip görülecektir? Bunlar için büyük mucit Zihni Sinir “ulamlar“tabirini kullanmıştır. Sermayenin yeşili sarısı mı olurmuş yeterki o parayı yerinde kullan. Yerinde kullanmazsan yani yüksek teknolojiye, bilim tekniğe, demiryollarına, kalkınmaya fabrikalara kullanmaz da, kanalizasyon, fosseptik, karayolu, tüketim, turizm, inşaat gibi sahte gösterişlere harcarsan hem kalkınamazsın, battıkça batarsın, borç ödeme sırası gelince de tüm cumhuriyet dönemince kazanımlarını tek tek elinden çıkartırsın. Tıpkı şimdilerde olduğu gibi. Borç alarak cari açıklarını kapatmaya çalıştıkça da batmaya devam edersin ve bu takdirde devlet olarak bağımsız karar alamaz duruma gelirsin ve bağımsızlığın elinden gider. “Çalışmadan, uğraşmadan, yorulmadan tüketime alıştırılmış toplumlar, önce şerefl ve haysiyetlerini, giderek ekonomik bağımsızlıklarını, daha sonra da bağımsızlıklarını kaybederler.” Atatürk

Sorunu halledemiyorsanız, sorunun bir parçası da sizsiniz demektir.

* Batının çalışma yöntemini daha iyi açıklayabilmek için bir örnek daha vermeliyim: Moğollar şamandır biliyorsunuz. Biz türkler de islamiyetten önce öyleydik. Moğollar avcı toplumlardır. Bunun asıl nedeni ise yazların çok kısa olması ve tarıma  pek müsait olmamasıdır. Hatta L.Johnson’ın şu sözü ünlüdür: Rusya‘da tarımı engelleyen dört şey vardır: İlkbahar, yaz, sonbahar, kış. Yani moğolların avcı olmaları doğaldır. Çin Seddi, sanırım bu eksikliklerini Çin’den gidermek isteyen Moğol akınlarını önlemek için yapılmıştır. Moğol akıncıları için tarım o kadar aşağılayıcı buir iştir ki, tarım yapan kimseyi o eğilmiş halde gördüklerinde hiç düşünmeden onu öldürüyorlardı. Ele avuca sığmayan bu milletin lideri Cengiz Han dünyaya meydan okumuştur, tabii askerlerinin büyük bölümü türktü. Cengiz Barışı diye bir şey vardı. Moğolistan’da içi altın dolu bir kase içinde bir genç kız, bunu Avrupaya bille yalnız başına götürse, kimse bu kızın kılına dokunmaya cesaret edemezdi. Öyle bir otorite kurmuştu. İşte böyle bir toplumu uysallaştırmak için batı ne yapmıştır ve başarılı olmuştur ona bakalım. Dalay Lama’ yı  CİA, ajan olarak ayarlayarak moğol toplumuna Budist Rahip yaptı. Bu suretle o haşarı, başı göklerde, atın üzerinde adeta tek varlıkmış gibi iyi binen, dünyaya tepeden bakan o toplum, uysallaştırıldı, iğdiş edildi, sürekli başı önüne eğik, yukarı bakmaya bile utanan bir toplum haline getirilip bırakıldı. Nasıl, güzel bir toplum mühendisliği değil mi? Kim ne derse desin. Moğolların bu uysallaştırılmalarının altında esas gaye ve nihai hedef türklerdir. Baksanıza, ılımlı islam diye bir “ucube” uydurdular. Haçlılar harim-i ismetinize göz dikseler bile buna ses çıkarmayacaksınız. Bu suretle dünya tarihine yön veren milleti giderek uysallaştıracaksınız. Biz de buna  amenna diyeceğiz. Haçlı Seferi -Kruseyd başlatan güruha karşı senin hamlen, saniye bile sektirilmeden derhal İslamiyeti  bir Halifelik çatısı altında toparlamaktır. Sen yapmazsan bunu karşı taraf yapacak ve tıpkı Dalay Lama gibi bir kuklayı kiralayarak Truva Atı içinde  sana Halife yapacaktır. Sen de onu müslüman sanarak arkasından koyun sürüsü gibi gideceksin ve sonunda  tüm islam alemini gönüllü köle yapacaksın. İslam ülkeleri eğer adam gibi bir strateji uygulamaz da kendilerinden gerçek bir din bilginini Halife olarak seçip ortaya çıkartamazsa yarın çok geç olacaktır. Gidiyorsun ey islam alemi kendine gel bu aymazlık niye?..Suudi Arabistan Vehhabilikle islam aleminden kopartılmıştır. Diğer arap ülkelerinde de hepsinin başında papaz sakallı krallar vardır. Krallık islamda olmaz. O halde araplardan fayda yok. İran için ise sayısız hile, destise programlar yürütülmektedir. Duy ey Selahhattin Eyyub’inin ruhu. Bu hal, son derecede aciliyet kespetmiştir. Oturup bu katipliği bizzat yapmamdaki maksat da budur. Her şeyden daha acıl duruma gelmiştir. Gidiyor islam ülkeleri tek tek be heeey gafiller. Batılıların bir Papa’sı olmasa ve haçlı seferini başlattıklarını söylemeseler, bu öneri pek önemli olmayabilirdi. Gelin görün ki böyle değildir. Yazıklar olsun bir buçuk milyar müslüman insanlara ki, daha bir tane Halife lider bulup başlarına geçiremiyorlar. O halde müstahak olabilirler her belaya. Bu arada sosyal bilimcilere bir tüyo: Biz Halifelik Kurumu’nu ortadan kaldırmadık, Halifeyi yurt dışına gönderdik. Nedeni de, Cumhuriyet kurumunu idrak edememesi, yunanistan’da devletle kilisenin uyumu gibi aklını başına toplayarak uyum içinde çalışmaya pek hevesli görünmemesi ve  ilerde sürekli sorun çıkaracak intibaı vermesindendir. Yoksa kurtuluş savaşını verdiğimiz emperyalistlere karşı böyle bir kozu kim elinden çıkartmak ister? Ama görüyorum ki kruseyd’in başladığı şu günlerde bu tehlikenin yeteri kadar farkında değil hiç kimse. Hem de bu hareketin 100 sene süreceğini savunuyorlar. Bir Halifeye sahip olsaydı islam ülkeleri, haçlı kafalılar bu kadar pervasız, fütursuzca davranabilirler miydi? İşte  BOP projesi adı altında savaşmadan teker teker elden gidiyor islam ülkeleri. Tuhaf olanı da Halifeliği elinde bulundurmaya en çok müstahak olan biz türkler onlara yardımcı oluyoruz. Devleti yönetenler henüz bu tehlikenin yeterince farkında değillermiş gibi görünüyor. Bunlar bilmeliller ki nihai hedef Türkiye’dir. Sarı öküz hikayesini okumalarını tavsiye ederim onlara. Emperyalistleri hiç tanımıyorlar bunlar, onlarla savaşmadılar ki.

* Batı kültürü zina kültürüdür. Zina bizim kültürümüzdür diyen zaten kendileridir. Bizim bir Bakanımız İngiltere’ye gidiyor. AB. ye giriş başlıklarını görüşecek.” Siz daha zina kanununu çıkarmadınız” duyorlar. TBMM’ni arıyor. Saat gecenin 24′ ü apar topar meclis toplanıyor ve zina yasası çıkarılıyor. Bilmeyenlere bu yasayı biraz tercüme edelim: Yani diyelim ki ben şopar başıyım. Benim gacı bir başka şoparla anlarsınız ya aşna fişne yaptı. Eskiden olduğu gibi doğruden dava açamayacağım. Ya ne yapacağım? Gözümün nuru, hayat kaynağım, her şeyim, bir tanem gaco. Söyle bana kendi isteğinle mi yaptın bu zinayı? Eğer şansınız varsa kendi rızamla yapmadım der de hiç değilse dava açarsınız. Yoksa kendi isteğimle yaptım derse, inşallah bir daha yapmaz diyerek sineye çekmekten başka çareniz kalmaz, dava açamazsınız. Umarım kafanız karışmamıştır. Bunun adı türk toplumunun temeline dinamit koymaktır. Kültürlerinin zina olduğu bir toplumla aynı yasayı uygulayabilmek için bayağı cesaret ister inanın.

* Şu adil yargılama işi. Biri beni dolandırmıştı. Dava açtık. Gel zaman git zaman davayı kazandık. O zaman işçi yevcmiyesi 4 bin liraydı. Bir buçuk yıl hapis cezasına çarptırıldı sahtekarlar. Sonra da günlük olarak 4 liradan hesaplanarak paraya çevrildi. Yani bir işçi yevmiyesinin binde biri miktarındayevmiye hesaplandı. Bunun miktarı kadar mahkeme masrafı vardı. Gidip almadım bu çekirdek parasını,onlar da aramadılar sonuç ne oldu bilmiyorum. Merak ediyorum bu hükme varan hakimin yevmiyesi neydi? İşçi yevmiyesinin en az iki üç katıdır sanırım. Bu takdirde bir hakim, takdir ettiği kararda kendi yevmiyesinin üçbinde biri oranında bir yevmiye miktarını reva görmesinin anlamı nedir? Derhal kapatılmalıdır tüm mahkemeler. Adalet bunun neresindedir? Bu kararı verenlerin  milletin parası ile aldıkları aylıktan yedikleri içtikleri zehir zıkkımdır. Böyle medeni yasa olmaz böyle de ne hüküm ne karar ne de uygulama olmaz. Yasalar öyle diyorsa öyledir de o zaman o yasaları yapanlarda sorun vardır. Biliyorsunuz yüce meclisteki üyelerin yüzde yetmişi sosyal bilimce vede avukat kökenlidir. Bir memlekette yasaları koyarken, ilerde bundan yarar umacak olan namussuzları ve avukatları vareste tutmak gerekir. Bir memlekette hangi değerlerin korunması gerekiyorsa, yasaları o değerlere sahip kimselerin koyması gerekir. Cürmü af mücrimi taltiftir. Namussuzlar ve sahtekarların avukat ve yargı sisteminin velinimeti olduğu müddetçe ülkede huzur sükun beklenemez. Bu yasaların adam gibi düzenlenmemesi, kendilerine iş imkanı oluştrulmasını temin içindir. Biliyorsunuz, fahişelerin ve avukatların en çok kazanç sağladıkları  zamanlar, kriz zamanlarıdır. Bu gruplar kriz tanımaz. Kanında bir damla şerefsizlik olan birey, kanunların bu avantajından yararlanmak istemez mi? O zaman avukatların işleri daha çok açılacaktır. Yani kendileri için bu kanunları değiştirmiyorlar.

ABD birinci başkanı  G. Washington zamanında, Amerikan steplerinde tamı tamına 60 milyon buffalo vardı. Bu durumda doğaldır ki, her önüne gelen yüz bin, beşyüz bin, milyon, beş milyon buffaloyu çitlerle kapatıp sahipleniyordu. Bunlardan bir kovboy, o kadar çok buffalo katletmişti ki adi Buffalo Biil’ e çıkmıştı. Bu katliamı, sırf derisi için yaptıklarını da anlatmaya gerek yok sanırım. O kadar bol, tükenmez sanılıyordu çünkü. Bu kadar çok buffalo olunca o zaman buffalo hırsızlıkları da olacaktır doğal olarak. Hele bu buffalolar bu ülkeye göç eden hırsızların soysuzların bol olduğu ülke konumunda olursa. Hırsızlıklar o boyutlara vardı ki işin içinden artık devlet çıkamaz hale geldi. Sonunda devlet, sığır sahiplerine, hırsızlıkların önüne geçebilmek için siz gelin meclise yasaları siz çıkartın dendi. Sığır tüccarlarının yasaları çıkartmalarının ertesi gününde tüm sığır hırsızlıkları tamamen bitti. Bilmem anlatabildim mi? El elin eşeğini türkü çağırarak arar. Bir memlekette kanunlar ne kadar çoksa, adalet o kadar yolunu şaşırır. Bir memlekette, hangi değerlerin korunması isteniyorsa, yasaları o değerlere sahip kimselerin çıkarmaları gerekir. Durumu beğeniyor musunuz? 1917′ de Osmanlı zamanında geçici olarak çıkartılan yasalarla bu ülke yönetiliyor. Daha türkçeleştirilmedi bile. Biliyorsunuz, koca mecliste bir cumhurbaşkanı adayı bulamayıp ta  bir kanun adamını elbirliği ile cumhurbaşkanı yaptılar. Barada hayatta tek kuruş bile kazanamamış birini de, partisi kazandı diye başbakan yapmışlardı. Bunlar birbirine Anayasa fırlattılar. Bir yasa adamı devletin başında ve ülke  daha Osmanlı zamanında geçici olarak çıkartılan yasa ile idare ediliyor. Adam utanmadan, ülkede sanki yasa varmış gibi Anayasa fırlatıyor. Başta benim olmak üzere ülkede yaşayan bütün iş adamlarının birikimlerinin dört katı uçup gitti. Bir milletin, yabancı bir dille dini akidelerini yerine getirmelerinin dayatılması ne ise, yasalarını da türkçeleştirilmemesinin arkasında o sebep yatar. Vaz geçtik bundan, bu ülkede eğitimin yabancı dille yapılmasının cehdi içindedirler idraksiz güruhlar. Bilim ve araştırmanın da yabancı dille yapılması hiyaneti içindedirler. Gençlerimizi yabancıların kültürlerine göre yetiştiriyorlar. Bir zat düşünün ki, kendisi atom mühendisidir ve bir partinin genel başkanı olduğu için iktidarla koalisyonu süresince başbakan yardımcılığı yapmıştır ve bu müddet zarfında Türkiye’de Bilimler Akademisi henüz yoktur ve şu idrak ve izana bakın ki, bu konuyu bu sürede hiç gündeme getirmemiştir, aklına bile getirmemiştir. Olmaması gereken yerdeki kimselerdir bunlar. Bir ülkede bozuk olan yasalar, bir yasa adamı devletin zirvesindeyken düzeltilmez de ne zaman düzeltilir? Bir ülkede, bir bilim adamı devletin tepesinde 3. adam hüviyetindeyken bilimler akademisi kurulmaz da ne zaman kurulur? Bu ülkede karayolculuğun hamisi bir zatın, devletin tepesindeyken, karayolculuğun önü alabildiğine açılırken, demiryolu taşımacılığının içine edilmişken, adam cumhuriyet trenine türk bayrağı çektirip istasyon istasyon dolaştırıp milletten alkış toplamadı mı? Tam bir halk dalkavukluğu örneği, gayet kurnazca sevgili millete şahane gol atarak. Neden kamyon değil de tren? İçine edilen tren mi, kamyon mu? Üç yanının denizlerle çevrili olan bir ülkerde denizcilik bakanlığının olmaması ve ulaşımın da yüzde 95′ inin karayolu ile yapıldığı sistemde konuşacak hiç bir şey kalmamış demektir. Demiryolculuk bağımsızlık işaretidir, bağımsız olmadan demiryolculuk taktbik edilemez. Adam çıkmışmilletin gözünün içine baka baka “demiryolculuk komünist işidir” demedi mi? Bu, o yılki seçim finansmanının hemen hepsinin uluslararası karayolcular tarafından karşılandığının kesin ispatıdır. Tuhaftır ki millyet te bu gibileri her defasında baş tacı etmektedir. Brüksel sendromu gibi, katiline aşık olarak.

* Emperyalist güçler ve onun piçi kapitalizm, bir ülkenin bütün zenginliklerini ele geçirmeye karar verdikleri zaman, önce o ülke içindeki son derecede zeki ama memleketini, milletini satabilecek kadar namussuzlarını bulup çıkar sağlıyorlar, bunlarla o ülkenin  doğal kaynaklarını ele geçiriyorlar. O zamanlar nüfusu 300 milyon olan Hindistan’ı topu topu dört bin askerle işgal etti İngilizler. Bazı kaynaklar bu sayının bin beşyüz olduğunu söyler. Çoğu Afrika ülkesindeki sömürge yapılan ülkeler dört yüz, beş yüz askerle işgal edilmiştir. Eskiden İstanbul Boğaziçindeki  yalılarda ancak süper zengin iş adamlarımız kalabilirdi. Şimdi buralarda gazete köşe yazarları tünemiş durumdalar. Türkiye’de Soros hazretleri 6,5 milyar dolar dağıtmış basın, yayın, köşe yazarları sivil toplum kudruluşları ve daha bizim aklımızın ermediği bir çok odaklara. Bu kadar bir parayla bir ülkenin içten işgal edilmesini biraz tuhaf bulabilirsiniz. Ama öyle bir toplum mühendisliği uygulanıyor ki, zavallı çarıklı erkan-ı harp ve başta dindar halkımız olmak üzere  tüm milletimiz akıl almaz biçimde dezenfermasyonla yanlış yönlendirilerek kandırılıyor. Bu umursamazlık ve yanlışlıklar sonunda öyle bir sonuçla karşılaşabiliriz ki, tahmin bile edilemeyecek hayal kırıklığı ve hezimet olabilir.

Yine Hindistan bağımsızlığını kazanıp ta İngiliz sömürge valisini geri gönderirken uçağa binmekte olan sömürge valisine  sitem ediyor. Bizi şöyle sömürdünüz, böyle sömürdünüz. Dakikalarca dil döküyor. Bu sırada vali hiç konuşmuyor, hep susuyor. Sonunda -bitti mi? diyor ve cevabını yapıştırıyor.: “Ama siz de buna müsaittiniz” diyor. Yani şimdi bütün yer üstü, yer altı zenginliklerimizin karşılıksız basılan dolarlarla satılması ve bunu yapanları milletin baş tacı yapmasına ne buyrulur? Buna pek mi müsaitiz? Muaviye’nin yaptıklarını  hiç bir gerçek müslüman tasvip edemez ama o sıralardaki hamleleri deha mertebesindedir. Son iktidar, bunları da aşmıştır, onlardan daha fazla deha örnekleri göstermektedir politik arenada. Muaviye’nin askerlerine kuran’ı kerim’in yapraklarını yırtıp mızrakların uclarına taktırması ne ise, bunların da 50 cm lik bez parçasını kullanmları da odur. Demek ki 1400 senedir değişen bir şey yoktur. Bu iktidarın getirilmesindeki nasıl ki Süper Nato operasyonunun rolü vardır, danışmanlığını da şüphesiz ki onlar yapacaktır ve yapıyorlar. Yani bu dehalarını onlara borçlular. Bir de şu son derecede önemli bir teşhisimi belirtmeliyim: N.Erbakan  bir yurtsever ve zeki biriydi ama siyaseti bir türlü öğrenemeden gitti. Şimdi, bu son iktidar, işbaşına gelmeden önce ülkemizdeki partilerin manzara-i umumiyesine bir bakalım: Sağ partiler param parça, sol partiler param parça, milliyetçi partiler param parça, merkezdeki partiler param parça. Aynı ideolojileri taşımalarına rağmen bir araya gelemiyorlardı. İsimlerini zikretmekten bile hicap duyarım, bunların hepsini sevgili milletim iyi biliyor. Bunlar böyle birbirlerini yiye dursunlar, bir Süper Nato operasyonu ile, temel siyaseti türk ekonomisini dünya finans çavrelerine açık hale getirmek olan bir partiyi iktidara getirdiler. Bunun için, bundan önceki partilerin o param parçalığının arkasındaki gücü çözmeden, bugünkü iktidarın geliş nedenini çözemezsiniz. Züccaciye dükkanına girmiş bir fil gibi davranıyor tuhafça, tüm cumhuriyet kazanımlarını kırıp dağıtarak. Van münit ise bir kayıkçı kavgasıdır. Millete uygulanmış muhteşem bir toplum mühendisliğidir. Millet olup bitenler hakkında bir fikir sahibi değildir. İsrail’le ve Amerika ile kavga yapan hiç bir hükümet bir gün bile iktidarda kalamaz. Millet bunu idrak edememiştir. Açıkçası milletin dindar kesimi resmen kandırılmış, ona kazık atılmıştır. Bu oyun bu kadar mı mükemmel oynanır? Üniversitelerde ders olarak okutulmaya değerdedir. Bu aşamada, milletin bütün yer altı, yer üstü zenginliklerinin kayıtsız şartsız dış güçlere peşkeş çekilmesini ise şöyle yorumluyorum: Bu ülkeler, satışların yapılmaması halinde ülkemizi işgal edeceklerdi ve biz bunu önlemek için ancak işgal edilmiş ülkelerde uygulanabilecek ekonomik yanlışlıklardır. Burada bir fıkra anlatmalıyım: Bir yolcu gemisindeki kaptan köşküne çıkan güzel bir kıza, kaptan askıntı oluyor. Kız günlük tutuyor. Kaptan, “eğer dediklerimi yapmazsan gemiyi batıracağım” diyor. Bu tehdit defalarca sürüyor. Günlüğün son paragrafındaki not: Yolcuların hayatını kurtardım. İşte böyle bir kahramandırlar ülkeyi dış güçlere sorumsuzca pazarlayanlar. Kendi ülkemizde esir duruma düşmek üzereyiz, demiyorum, el hak gerçekleşti bile nerdeyse. Milletin hayatını kurtaranlara minnet ve şükran borçluyuz elbette. Arap ülkeleri için hala ümmet olmaktan çıkamadılanr, millet vasfını kazanamadılar diye dalga geçiyoruz değil mi? Hiç değilse “pat çat” direniş gösteriyorlar. Dünyada ilk defa bir kurtuluş savaşı gerçekleştirmiş bir ulus, bir tek silah patlamadan böylesine bir oyunla kayıtsız şartsız nasıl teslim olma durumuna geldi, oyuncuları kutlamak gerekir herhalde. Türkiye’yi savaşla teslim alamayacaklarını tarihten  pek iyi bilen  emperyalistler, içeride yandaşlar peydahlayıp savaşsız, silahsız topyekün milleti içerden teslim almayı başarabilmişlerdir. Ordu ve siyasi erk kına yaksın.Bu güçler bu hain kontenjanlarına dağıttıkları paranın altı buçuk milyar dolar olduğunu söylüyorlar. Eskiden Boğaziçi yalılarında süper zengin iş adamları kalırdı, şimdilerde köşe yazarları arz-ı endam ediyorlar. Açık değil mi? Dün komünisttiler, bugün emperyalist.

* Güney Doğu‘daki esas sorun, ağalık, feodal, feodal-teokrasi, derebeyi, feodalite mi ne derseniz deyin, bu  yöredeki düzenin, olmazsa olmazı halkı sürekli tabi-bağımlı tutabilmek için geri bırakılmışlığıdır. Bu suç devletin değil oradaki düzenindir. Her partinin dayandığı esas güç her devirde  ağalık sistemi olmuştur. Bu suretle siyasi erk milyonlarca kişiyle uğraşacağına bir kaç kişiyle anlaşıp parsayı götürme yolunu seçmişlerdir. Yani bunun böyle olmasında vasat zekalı politikacıların da çıkarı vardır. Zira memlekette çözüm üretecek yüksek seciyeli politikacılara geçit yoktur, hal böyle olunca da kısır döngü devam edegelmektedir. Esasen bunun da çok basit bir yolu vardır ve vasat zekalıllar her nedense bunu bile düşünemiyorlar. Toprak reformu yanlıştır. Toprakları bölmek değil birleştirmektir verimi artıran. Kollektif çiftlikler bir hal çaresi olabilir. Ama tarım için en önemlisi çağın gereği olarak tarım reformudur. Bu tabiri bu siyasanın anlayabileceğini sanmıyorum. Onun için daha fazla açmıyorum. Bilselerdi, tarım reformunu şimdiye kadar gerçekleştirirlerdi. Buradaki feodal-teokrasi sistemini ehlileştirmenin en akıllı yolu, bu sistemi elinde bulunduranlara  fabrika-sanayi sistemini yapıp teslim etmektir. O zaman yine çalıştırdıkları kimseler metazori olarak kontrol altında tutulabilecektir. Aman ben ne yaptım? Şimdi vasat zekalı politikacılar bu tüyoyu tatbik edip rant elde etmeye çalışacaklardır. Bu sorunun en kolay, kestirme hal çaresi budur. Tunceli meselesini bugünlerde kaşımalarının esas sebebi de, G.Doğu’yu gözden çıkarmışlar, buraya fırat ve dicle nehirlerini ve damıtmadan içilmeye hazır Munzur suyunu-ki 55o milyar dolar/yıl olarak hesaplanıyor, buraya dahil etme gayretleridir. İsrail çölleri suya muhtaç çünkü. Bu oltaya düşmeden önce Tuncelili vatandaşlarımız, Hamidiye Alaylarının işlevlerini bir okusunlar, ondan sonra kararlarını verirler.

* Orly baskını hatırlıyorsunuz. Türk hariciyecilerine adeta soykırım uygulayan Asala, Fransa’dan çok büyük destek bulmasına rağmen bir tarihi hata yaptı. O hava alanında fransızların da eşek cennetine gitmesi ile, Asala’dan desteğini çekti. Şimdi bu örnek ortada iken, daha bu örgüt içine girip te, bunları destekleyen ülkelerde aynı uygulamaya yapabilecek kadar beyin hücreleriniz çalışmıyor mu? Yoksa, daha mühim olaylar için mi bu beyin hücrelerinin çalışmasını saklıyorsunuz? Beyin hücreleri ne kadar çalışırtırılırlarsa o kadar daha çok çalışırlar a armutlar. Batının anladığı bir tek dil vardır, hangi dili konuşuyorsa ona o dille karşılık vereceksiniz. Anarşi-terör örgütünü hangi ülke destekliyorsa, o terör örgütünün yaptığı eylemin aynısı bir gün sonrası o ülkede yaptırılmalıdır. Destek devam ettiği sürece eğer uslanmaz, akıllanmazlarsa bu kez bu eylemin bin katı o ülkede yaptırılmalıdır. Yaptıklarına, yapacaklarına pişman edilmek üzere. Bir de bu batılı ülkelerin bir zaafı var. Bir bomba patlasa sokaklarında  borsa hisse senetleri yerle bir oluyor. Bu fırsatı iyi değerlendirmemek akılsızlık olur. Bir örgütün ait olduğu halka ait vaktiyle istem dışı da olsa bazı haksız uygulamalar olmuş olabilir. Örgüt bunu bahane ederek dağlara çıkmış olabilir. Bunu masum bir haksızlığa karşı baş kaldırış olarak görerek bir nebze de olsa masum bir hareket olarak ta görmüş olabiliriz. Fakat…Bu örgütü  emperyalist ve kötü niyetli güçler destekler de, bu masum direniş bir piyon durumuna düşerse, işte o zaman işin seyri değişir ve artık bizim  hakiki düşmanımız o örgüt militanları değil, onu destekleyen pespaye güçler olur ve bizim o ülke için yapacaklarımızı hiç bir güç engelleyemez. Bizim aile içi bazı sorunlarımız olabilir, bunu kendi aramızda çözeriz ama bu mahremiyete girmeye çalışan eli biz türkler ve kürtler birlikte kırarız… Şahin Beyle, Şeyh oğlu ile, Sütçü İmam ile, MUSTAFA KEMAL’le, Yörük Ali ile, Demirci Mehmet Efe ile. Tıpkı kurtuluş savaşımızda olduğu gibi. Dün olduğu gibi, bu günde, yarın da ve ilelebet te. Bu böylece biline.

* Medyanın dış mihraklara satılması: Bütün büyük televizyonların baş danışmanlığını dış güçler yapıyor. Hatta başında milli kelimesi olan MEB’nın da  danışmanları dış güçlerden. Bilhassa şu dini kesime hitabeden bir tv ve gazeteden bahsedeceğim. Bu gruplar dış güçlere satıldı, neşriyat, hiç bir şey olmamış gibi devam ediyor. Millete milli manevi o kadar çok şeyler anlatıyor ki o an hiç aklınıza bir kuşku gelmiyor. Henüz tam kültürünü alamamış bu toplumu, yüz tane doğruyu anlattıktan sonra araya öyle bir yanlış sokuştururlar ki tüm bu doğruları silip süpürür ve siz ülkenizde misyonerliğin nasıl böyle mahirce yürütüldüğüne şaşar kalırsınız. Bu bakımdan dini tabana hitap eden neşriyatın yabancı güçlere satılması daha tehlikeli ve mahzurludur. Bu kesime İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu, üçlü teslise o mahir tutumları ile anlattıklarında, inandırdıklarında  hedefe ulaşılmış olacak ve onların hrıstiyanlaştırılmaları daha kolay olacaktır. Buna izin veremeyiz. Bunu önemsemeyenler, ancak devlet ve millet bilincine sahip olmayanlar olabilir. O kadar iyi niyetli, toleranslı olmayın. Hangi televizyonu açsanız, çat pat türkçe konuşan ecnebi yemek tarifçisi, medya temsilcisi, müzikçisi, takdimcisi, ya da cinsel tercihi olan malum kişiler ya da müzikten uzaktan yakından nasibini alamamış eşşekler gibi anıran terennümcüler. Özen gösterdikleri diğer şey de bu ekrana çıkarttıkları kültürsüz,eğitimsiz kimselerin, suratlarında da meymenet olmamasına dikkat etmeleridir. Türk kültürünü hepten gözden düşürmek için, yerine ikame edecekleri yeni bir kültürün ön hazırlıkları için. Kastamonu uşağına etek giydirip dansöz gibi kıvırtan programlar. O uşaklar ki Çanakkale savaşında en çok şehit veren çocuklarımızdır. Bu milletin her şeyini yozlaştırarak gözden düşürmek ve sonunda silmek. Buradaki oyuna dikkat. Var olan şeyin yerine yenisini ikame etmek son derece zordur. Bir memlekette müzik kiminse o memleket te onundur. Önce eşsiz olan türk müzik ve kültürünü ortadan kaldıracaksınız, ondan sonra da  hedeflenen kültür ve müziği onun yerine getirmek o kadar daha kolay olacaktır. Heykel yapıyorlar, bıyıksız Yörük Ali Efe heykeli. Uydu mu bu yani? Bu milletin değerlerinden bu kadar utanmalarının altındaki neden nedir? Efelere de, zeybeklere de, dadaşlara da bari etek giydirip dansözlük yaptırın. Meydanı bu kadar mı boş bulmuşlardır bu ırzı kırıklar. Yoksa danışmanlarının arzu ve emirleri doğrultusunda mı tüm bu  kepazelikler?  Anlaşılan düzenlemeye önce RTÜK’le başlamak gerekiyor. Adam ünlü bir modacı. Çıkmış televizyona arlanmadan, utanmadan i…olduğunu bütün millete ilan ediyor. Pala bıyıklı. Burada müthiş bir ihanet ve toplum mühendisliği vardır. Burma bıyıklılardan her hangi biri  askere gidince bıyıklarını kesecek ya, çoğu ağlar bu pala bıyıklıların. Bıyık. türk milletinin olmazsa olmazıdır, mertliğin delikanlılığın, kahramanlığın bir timsalidir. Sormak lazım bu yoldan çıkmış azıtmışa. Cinsel tercihin bizi elbet ilgilendirmez, ne halt karışktırırsan karıştır o Bekir’le, ama bunu çıkıp bütün millete açıklamanı lanetleriz. Sahi sen hangi etnik kökendendin? Bunun için sana görev mi verildi? Esas  itirazımız buna da değildir. Türk milletinin maddi manevi tüm değerlerinin içine etme, gözden düşürme planının bir parçası olduğuna kesin kani olduğum bu pala bıyıkları bırakman için hangi dış mihraktan kaç milyon dolar zıkkımlık aldın? Rezil. Hiç değilse badem bıyık bıraksan bari, pala bıyıklı  i…de ne oluyor? (Dua et ki benim koğuşumdasın.) Bu oyun ancak bu kadar ustalıkla oynanır ve bunu görmek, acilen önlem almak durumunda olanların derin gaflet içinde olduklarından cesaret alarak buna cüret etmektedirler. Devlet ve milleti yönetme piyangosuna sahip olanların, devlet ve millet bilincine sahip olamamaları ne acı. Basitmiş gibi görünün bu detaylar, bir milletin topyekün ortadan kaldırmasını ilerde meydana getirtecek kadar önemlidir. Bir milleti bir arada tutan değerler arasında  dil birliği, kültür birliği, din birliği, ülkü birliğidir. Bunları birbirinden soyutlayamazsınız. Bir televizyon kanalında bir program. Bir köylü kıyafetli biri. Şapkası da var, tereği hafif yana eğik. Ne biçim dramatize etmekse, köylüyü maskara etmişler, adamsa tam bir şaklaban, yapılanlara iltifatmış gibi gülüyor. Gelen kafasına vuruyor giden ceketini çekiştiriyor. Sonunda öyle acayip kıyafetli bir genç çıkıyor ki ekrana alkıştan ortalık patlayacak. Saç biçimi bir acayip, her iki kulağında küpeler, burnunda da bir delik oraya da bir hevi metal takmış, elbiseleri akıllı bir kişinin giyebileceği tipten değil. İşte toplum mühendisliğine güzel bir örnek. İşlerini kendilerine verilen beşinci kol teşkilatının emirlerini gayet güzel uyguluyorlar. Burada millete verilmek istenen mesaj şudur: Kimse başına kıçına yumruk vurulan bir adamın yerinde olmak istemez, alkışlanan kimse, onun gibi olacak onun gibi giyinecek onun gibi davranacaksınız. İstenen, arzulanan, hedeflenen budur. Millete verilen mesaj budur. Bu tehlike, beşinci kol tehlikesinden de ötedir. Bir milletin varlık yokluk meselesidir. Ne demek istendiğini bilmiyorum ama bu küpe meselesi için Anadolu’da bir tevatür var: Bir kulağında  küpesi olan, yalnızca alıyor, diğer kulağında küpesi olan yalnızca veriyor, her iki kulağında da küpesi olan  (ne biçim erkekse) hem alıyor hem veriyor. (muş) Bilmem, ben onların yalancısıyım. Hem bu adamlar tüccar mı ,ne alıp ne satıyor?  O zamanlar “deccaller”kulübüne de üyedir bunlar. Bu gibiler gençliğe idöl yapılmaya çalışılıyor, bunlar gibi olunmadan, toplumda bir sap olunamayacağı mesajı veriliyor gençlere, o zaman” hurraaa” bunlar gibi olunmaya. Bir toplum işte böyle böyle bozulur, yozlaştırılır ve sonunda son darbe vurulur. Bu taccarların arttığı nispette milletin geleceği o derece tehlikededir. Yanlış yolda ilerliyorsunuz.

* TRT restimi gördü: Batının nasıl çalıştığına bir örnek daha: Siz biliyor musunuz ki, batıda tıp eğitimi gören doktorlara, zeytinyağının zararlı olduğu için bazı hastalara yasaklanmasınının reçetelere yazılmasının öğretildiğini. Evet yanlış okumadınız. Oysa, meyveden çıkartılan tek yağdır ve kelimenin tam anlamıyla zeytinyağı bir şifadar ve mucizedir. Bahçede çalışırken trt müzik kanalını açık bırakırım. İşte müzik: Zeytinyağı yiyemeem aman. (b..k ye) Bununla bitse iyi. Basma da fistan giyemeem aman. Çifte kavrulmuş diye buna derler. Son derecede zararlı olduğu bilinen ve hidrojenle sertleştirilmiş margarin yağını yurdumuzda satabilmek için önce zeytinyağını gözlerden düşürmek gerekir. Bu kafalar 12 Eylül’den sonra on binlerce zeytin ağacını söktürtmediler mi? Zavallı musikişinas. Hiç te fena müzik yaratmamış ama amaçlarını bilmiyordum diye sakın numara yapmasın besteci hazretleri. Bunun için ne kadar aldın sen onu söyle. Yerli olarak üretilen basma en sağlıklı pamuklu giysidir, olmuşken bir taşla iki kuş vuracaksın, onun yerine de en sağlıksız giysi olan naylonu ikame edeceksin. Bu müzik radyodan çalınır çalınmaz üşenmedim bir mail yolladım. Bu müziğin meydana getiriliş sebebini açıkladıktan sonra, bir daha çalınırsa atlar gelirim, canlı yayında suratınızı çiğnerim dedim. İkinci gün aynı saatte yine aynı müzik çalındı, başka günlerde de defalarca çalınmaya da devam edecektir. Demek ki bozulan diğer bir çok kurum gibi trt de acil olarak  düzeltilmeyi bekliyor. Adamlardaki cesarete bakar mısınız, bendeki de cesaretsizliğe? İlerde görüşeceğiz…

* Herodot der: Nerede bir türk görsem, dünyayı idare etmek için dünyaya geldiğini söylüyordu. Hükümetlerin devleti iyi yönetip te milletin devletin ufkunu alabildiğine açtıkları zaman, bireylere işte o zaman muazzam bir özgüven gelir, onların da ufukları ardına kadar açılır. Aksinde ise tersi olur. Bu azabı bu millete yaşatamazsınız. Parlamento milletin gerisinde kalıyorsa, oturup düşünmek gerekir, bunda bir sorun var demektir, acil olarak çare bulmak üzere. Ama gelin görün ki bu yapılmayarak tersine milletin ufku önüne sayısız engeller çıkartılarak öne çıkmaları önlenmeye çalışılıyor. Aksine, geniş ufuklu bireylerin sonuna kadar desteklenmeleri gerekir. Yargılanması gündeme getirildiğinde bakın J.P.Sartre için o ülke devlet başkanı ne demiş? Sartre Fransa demektir,onu yargılayamayız. Aynı ülkede müthiş kimyacı Lavasoiere için o zamanki fransız dev let başkanı ne demiş: “Fransa’nın bilim adamlarına ihtiyacı yoktur.” Bu adam, müthiş araştırmacı hüviyetini belli eden şu sözleri, giyotine gitmeden önce bir arkadaşına söylemiş: Kafa koptuktan sonra da beynin çalışıp çılışmadığını test için, “kafam koptukdan sonra bir gözümü kırparsam, bil ki baş koptuktan sonra da beyin çalışımaya devam ediyor demektir.” Böyle bir ruha sahip bir bilim adamı ortadan kaldırılır mı?  Aynı anlayışı Archimedes’te, kendisini öldürmeye gelen askere söylemişti. Kum üzerine çizdiği daire üzerine basan asker için: “Meseleyi bozma demişti”. Ama her ikisi de ayrı dünyaların adamlarıydı ve sonuçtan kurtulamadı. Bunları neden anlatıyorum. Bazı kimseler bazı şeyleri hiç bir zaman anlayamayacaklardır. Hiç boşuna nefes tüketmeyin. Kuma yazılmış yazılar gibi.

* Yapılan diğer bir savurgalık ta, en zeki öğrencileri askeri liselere alıp onları genç yaşta emekli edip hiç bir şeye yaramadan heba edilmelerine sebep olunmasıdır. Askeriyenin elbette zeki kadrolara ihtiyaçları vardır ama  çok zeki oldukları kabül edilen bu bireyler, emekli olduklarından sonra hiç değilse memleketin geleceği için stratejik üretim kademelerinde görevlendirilmeleri lazımdır. Bunların boş dolanmalarına gönlümüz razı değildir. Geri kalmış ülkeler ekseriya, öncelikli sorunlarını tespit edememiş toplumlardır. Yüksek zekalılarla geri zekalı öğrencileri aynı sırada öğretime tabi tutarsanız, geri zekalıları ileri itemeyeceğiniz gibi yüksek zekalının da önünü kesmiş olursunuz. Öğrencilerin yüzde onunu bu da olmazsa hiç değilse yüzde birini özel eğitime tabi tutarak memleketin idaresini her şeyini bu kadronun sevk ve idaresine vermek zorundasınız. Bunu hem de derhal yapmalısınız, hiç bir sınava tabi tutmadan ve ücretsiz eğitim yaptırarak. Sözün tamamı deliye söylenir. Bize yapmadıkları hakaretler bırakmıyorlar, hala daha AB nin kıçına yapışmaya pek hevesliyiz. Cevherle curufu bir tutup adil davranıyoruz deye eşit davranmak, ancak tavuk beyinlilerin yapacağıidraksizliktir. Bunu yapmazsanız, bunu yapan yani yüksek zekalılara özel eğitim veren, milletlerin kölesi olursunuz. Sahi bu ülkede mesela Naim Süleymanoğlu’nun kas ve kemik yapısı gibi anatomiye sahip bir bireyden  bin değil yüzbinlerce tohum alıp onu çoğaltmıyor musunuz? Cep herkülü Naim’in kemikleri tıpkı bir  ineğin kemikleri gibi kalın yapıdaymış. Bunu tv. de bir uzman söyledi.  Süper süper bir beyinden aynı yöntemi uygulamıyor musunuz? O zaman hastirin ordan. Siz de devlet yönetiyorum sanıyorsunuz kendinizi. İnsanlık onuru imiş. Bir geni bozuk kimse genlerini gelecek nesillere hiç bir engelle karşılaşmadan aktarıyor ama bu insanlık onuruna aykırı değil. Onurunuzu seveyim. Size bir soru: Yerde pek değerli yüzlerce pırlanta ve inciler var, bir de yere serpilmiş darı ve buğdaylar var. Sizce tavuklar hangisini tercih eder? Tavuk beyinliler kızacak şimdi. İncileri tabii ki dediğinizi duyar gibiyim. Nasreddin Hoca’nın heykelinde eşeğ’e ters değil de doğru bindirenlerdensiniz anlaşılan. Ulamlar, Nasreddin Hoca eşeğe ters biner, ters binmezse  o zaman zaten Nasreddin Hoca olmaz. (bu tabiri okuma yazma bilmeyen bir köy çocuğundan duydum bu çocuktan utanın, hepinizdeen daha bilge.) Siyasetçilere karşı ayıp olurmuş. İnanmayanlar Akşehir’e gidip baksınlar. Ama dikkat etsinler halk filozofu suratınıza tükürmesin. Ben size yalakalık yapasınız diye mi bu kadar nükteyi ürettim, siz beni ne hallere soktunuz diye. Bunlar Yörük Ali Efe’nin bıyıksız heykelini yapmadılar mı? Bunlardan utanacağınıza, içine düştüğünüz akl-ü perişanlığınıza bakın. Bıyıkları biryerlerinize mi battı?

* Şu özür meselesine biraz değinelim. Bir devlet adamı, atacağı adımın yüz adım ilerisini hesap etmek zorundadır. Musul-Kerkük meselesi görüşülürken İngilizlerin oyunuyla Şeyh Sait isyanı çıkartıldı ve bu davayı kaybettik. Şimdi düşünmek lazım. Eğer Musul-Kerkük kazanılsaydı başta G.Doğu’daki kürt kardeşlerimiz olmak üzere şimdi milli gelirimiz kişi başına en az iki üç katıydı.İkinci Cihan savaşı başlamak üzere. Atatürk müthiş bir strateji hamlesi ile Hatay meselesini çözmek için harekete geçiyor. Gelin görün ki saf ve temiz kalpli Dersim’li evlad-ı Kerbela’yı, bu kez hem fransızlar hem de ingilizler kullanarak isyan çıkartıyorlar ve milli bütünlüğümüzü korumak için bunun üzerine gidip zayiata sebep olduk. Dersim’de bağımsızlık kazandın diyelim. Tarih boyunca Osmanlı siyaseti olarak alevi ve türkmenleri kırdırmak için kürt kardeşlerimizi kullandı. Peki bu durumda hem zaten sınırlarımız içinde bir ada devleti görünümündesin, sınırında da tarih boyunca seni boğazlamış bir unsur var, yaşama fırsatı nasıl bulabileceksin?  Seyyid Rıza’nın ufku da işte bu kadar. Bunun yerine koskoca türk milletini arkana alıp her türlü nimetten yararlanma ve yaşamaya, kalkınmaya çalışsan daha iyi olmaz mı? Ada devleti olarak tecrite uğramış yalnız ve yalnız keçi çobanlığı yapabilecekken o sarp ve aşılmaz Tunceli dağlarında. Biraz akıllı olun. Şimdi çıkmış adam, özür diliyoruz diyor. Neyin özürüdür bu, isyan ettikleri için mi? Bereket versin Atatürk yine satrançtan vaz geçmiyor ve ayakta duramayacak kadar hasta yatağından kalkıyor ve Hatay’a varıyor ve fransızlara gövde gösterisi yapıyor.  Hatay’ ı, isyana rağmen yine de kurtarıyoruz. Siz, Dersim hadisesi olduğunda Atatürk’ün hasta yatağında 42 kilo olduğunu biliyor muydunuz? Diyab Ağa, gibi Ziya Gökalp gibi feraset sahibi olun. Emperyalistlerin kullandığı isyanın mazereti olamaz.

Şimdi bu özür burada bitmez. Sırada ermeniler için özüre hazırlanın. Pontus için. yunanlıları denize döktüğümüz için de özüre hazır olun. Sonra  toprak tazminatı daha sonra da para tazminatı. Kendi ayağına kurşun sıkmak diye işte tam da buna denir. Miryakefalon için de özür metninizi hazırlayın. Malazgirt için zaten bu durumda çoktan hazırlanmış olmanız gerekirdi. Öyle elli bin türkmen askeri ile ilki yüz bin kikirik askerini der-dest etmek te ne oluyormuş, bunun da hesabını vermelisiniz. Hatta Niğbolu’nun, Sırp Sındığı’nın. İstanbul’un fethini az daha unutuyordum. Çanakkale’yi, 30 Ağustos’u, Dumlupınar’ı Sakarya’yı. Bu neyin rövanşıdır  acaba?

Bunları gördükçe : Yahu biz Ergenekon’dan niye çıktık ki sanki? Diyesi geliyor insanın. Biz özür mözür dileyemeyiz. Zorlarlarsa da özürümüz, kabahatimizden de büyük olur, bu da böylece biline. Biz ancak şöööle özür dileriz her hal-ü karda belki: Attila olarak Roma’nın kapısına dayanıp Papa’ya ayağını öptürmüşken neden Roma’yı topraklarımıza katmadık diye. İkinci özürümüz de ancak ve ancak şöyle olabilir: Doğu Roma’yı yani Bizans’ı topraklarına katmışken, neden daha tedbirli davranmayıp  ta Yakup Ağa’ya yenik düşen Fatih olarak neden Batı Roma’yı da topraklarımıza katmadığımız için. Hatta Endülüs Devleti  ile neden tam bir dayanışma içine girmediğimiz büyük stratejik hatamızdan ötürü ve hatta hatta Cihan İmparatoru iken neden Amerika’ya Avrupalıların girmelerine izin verip te bizim oralara kuvvetimizle, zorla gidip sahip olmadığıımız için ve hatta idaremiz altındaki ekalliyetleri neden islamlaştırmadık, tüm bunların özürünü yaparız. Yetmez mi daha istiyor musunuz? Esas özür dileyenler özürlüdürler.

* Şeyh Edebali der: Düşmanlarınla yaptığın anlaşmalara uy ama onlara güvenme. Batı ile bu denli iç içelik, birliktelik bir gün başına büyük bir dert açarsa şaşmam.

Fahrettin Paşa’nı Medine müdafaası, batıyı ürkütmüştür, öylesine bir müdafaa. Ama, gelin görün ki, Medine’ni düşmesi ile, Kudüs’ün düşmesi ile , o zamanlar müttefikimiz olan Almanya’da bile bayram yapılmıştır. Bilmem anlatabildim mi? Hrıstiyanlarla hesapsız, kitapsız işbirliktelik işte böyle bir şeydir.

* Dünya’da hiç bir milletin iki alfabesi yoktur. Türklerin 38 alfabesi olmuştur. 30′ u kiril, diğerleri türkçe ve arapça. Türk dünyası alfabe ile parçalanmıştır. Hatta türk devletleri arasında kültürel ilişkileri önleyebilmek için, kiril alfabesinin bile değişik versiyonları türetilip bu millete dayatılmıştır. Adamlar Yafta‘da toplanıp benim kaderimi çiziyor, türk dünyasını bölüyorlar, böldükleriyle de kalmıyorlar, Türkiye’ yi batının payına veriyorlar sus payı olarak, diğer türk devletlerini de bu oyunculardan diğeri alıyor, onun payına düşüyor. Ben de tavuk gibi bu kaderi kabülleniyor ve karşı çıkmıyorum. (Atatürk’ün Stalin’e, yaptığı terbiyesizliğe karşı yazdığı bir mektup vardır: “Bilmiş ol ki senden daha önemli şeyler düşünüyorum”. Stalin’i  geri adım attıran bu sözler olmuştur. Atatürk ve Türk ismini ortadan kaldırma gayretine bu durumda devam edin bakalım, nereye kadar?) Nasıl çıkabilirim ki, ayakkabı numarasına eşit zeka düzeyliler tarafından ülke yıllardır idare ediliyor,  özellikle bunlar büyük bir maharetle aranıp bulunuyor ve devleti işte bu kendilerini bile yönetmekten aciz kimselere teslim ediliyor. Bir koalisyon yaptı iki parti. Birinin temsilcisi kısa boylu, şişman, diğeri uzun boylu zayıf. Şu tezata bakın. Yavru ile katıp’ e ne gerek var, bunlar bize yeter. Diğer biri, yıllarca milletin kaderini belirlemiş, kısa boylu şişman. Şimdi soruyorum, kendine, kendi cüssesine laf geçiremeyen, devlet ve milletin sorunlarına nasıl laf geçirebilecektir? ( Netekim) her şeyimiz var, her şeye muhtacız. Burada gelmek istediğim nokta şudur. Büyük devlet olmak için Türkiye’nin şu an önünde duran en büyük ve acil sorun, nükleer silahlara sahip olmak ve kıtalar arası güdümlü füzeleri vakit geçirmeden üretmektir. Diğer acil sorun, türk dünyası ile tezelden, derhal, saniye sektirilmeden dil ve alfabe birliğine, kültür ilişkisine girmektir. Sınırlarımız içindeki çatlak seslere de bir cevap olarak derhal türkçe öğretmektir. Bin senedir yapılan hataları daha fazla sineye çekemeyiz. Bu, Türk millleti üzerinde hesabı olanlara da tokat gibi bir cevap olacaktır. Sahi merak ediyorum, ikide bir ipini kopartıp Güney Doğuya damlayan fransa başkanının karısının kıçına birileri okkalı bir tekme mi attı ki bir daha buralara uğrayamaz oldu. Şayet kıçının üzerine oturamaz hale gelmişse, buğuya oturtalım, masaj yaptıralım, hani sevaben. Meymenetsiz pis, çirkef, şirretin.

* Şeyh Sait isyanını çıkartarak tam da petrol sınırından itibaren Irak sınırımızı çizen ingilizler, kendilerine paça bağı ile bağlı bir piyon bırakıp gitmişlerdi. İşler tıkırında gidiyordu. (Bu arada isyan ettikleri için petrol sahalarının bizden kopartılması ve ingilizlere akmaya başlaması ile bu isyanı yapan kendilerini dindar addeden kesimin, bu sonuçtan ders çıkartıp akıllarını başlarına toplayıp toplamamaları ve bunu nasıl irdeledikleri araştırmaya değer.) Ta ki 1957-58 da Baas milliyetçilerinin bu gidişe dur demelerine kadar. Ama gelin görün ki Arap milliyetçilerini desteklemesi gereken Türkiye, bu darbeye karşı Irak ve Suriye sınırına asker yığmış ve oraları işgal etmekle tehdit etmiştir. İnsanın bazen kafasının karıştığı olmuyor değil hani  Türkiye’yi kimler yönetiyor diye. Bir de şu ilginç anektota bakar mısınız? Ordumuzun aldığı akıl almaz aşamayı göstermesi bakımından ilgiçtir. O zamanki iktidar, batıdan alamadığı bazı fabrika ve teknoloji yatırımlarının finansmanı için  bir satranç hamlesi yaparak bu para desteğini  Rusya’dan ( o zamanki SSCB) alma yoluna gitti. Menderes Haziran’da  SSCB’ye gidecekti. Sonrası malum.   27 Mayıs’ta hal yoluna gidildi. Şimdi sormak gerekiyor, pek mi hatalı bir hamleydi ki bu, ihtilal yapılma zarureti doğdu? Bu satrancı oynamaya çalışan türk hükümetleri için batılı ırzı kırık bazı liderler o zaman demişti: “Boğaziçinin kurnaz tilkileri bizi yolmaya çalışıyorlar” diye. Kurmay efendi şunu sen oku: Ordunun siyasete bulaşması, esas görevini aksattığı doğrudur fakat artık çağın gereği olarak daha fazla madara olmadan ordu bünyesinde bazı  birimlerin kurulmasının zamanı gelmedi mi? O kadar çok ve çeşitli yakası açılmadık saldırı, taarruzlara maruz bırakılıyor ki  millet ve bilhassa türk ordusu, bu düzenleme artık zaruret halini almıştır. Uygar  görünmek için kokteylleri takip etmekten vaktiniz yoksa, bir ışmar edin yeter, bir kaç dakikamı da sizlere hasretmeye hazırım, üst başlıkları, neler yapılması gerekenleri samimiyetle  hazırlayıp uhdelerinize sunarım, bunu yapabilirim. Sahi o ihtilal ve daha sonraki darbeler kimlerin emri ile olmuştu? Hani merak ettim de. Bilenler bilmeyenlere söylesin. Sen dış güçlerin emir komuta zinciri içinde yırtık dondan çıkar gibi neden-sonuç ilişkisini kurmayca hesaplamadan zırt pırt her şeye müdahale edersen, aynı güçler, günü gelir, senin kullanma miadın dolduktan sonra, bu kez de hükümetleri, seni terbiye etmek ve çıkarlarını sürekli doruklarda tutabilmek için şu veye bu şekilde kullanmaya başlarlar, şimdilerde olduğu gibi. Köşe yazarları, televizyonlar, gazeteler ve sivil toplum kuruluşları adı altında beşinci kol teşkilatı ile zaten staratejik noktalar hepten kontrol altına alınmıştır dış güçler tarafından. Sayın kurmay efendi ve sivil örümcek hazretleri; Yugoslavya parçalandığında ülkeyi savunacak, gerçekleri halka açıklayacak hiç bir görsel, okunsal medya bırakılmamıştı, hepsi  dış güçlerin kontrolündeydi. Topla tüfekle savaş şu an nerdeyse bırakılmıştır, milletler üzerinde her türlü psikolojik harp, toplum mühendisliği ile yürütülür hale gelmiştir. Bu yayın programları da ekseriya halkı uyuşturmak için yapılmaktadır. Buna tezelden uyum sağlayabilecek beyin hücrelerine sahip kuvva-i milliye ruhlu kimselerin devletin tüm organlarına sahip ve hakim hale getirilmezse yarın çok geç olur ve Yugoslavya’nın akıbetine düşebiliriz.) Adamlar oturmuş, gazetecilerle darbe yapacaklarına dair toplantı yapmışlar. Darbeyi savunduğumdan değil, yöntemin, pervasızlığın bu kadarına da pes. Bari “yazılmamak kaydiyle” diye bir de şerh koysaydınız. Bir gazetecinin ve adamın karısının, bir haberi bütün dünyaya anında yayabilmesi için bu haberi kulağına söyleyeceksiniz ve “kimseye de söyleme diye de tembih edeceksiniz”. Artık öğrendiniz ki kurmay efendi, bu gazeteci milleti ile karı milletine sır verilmez onlara güvenilmez. Hem de artık pek iyi öğrendiniz, bu dersi kolay kolay unutabileceğinizi sanmıyorum artık. Buradan şu çıkıyor: Dış emir olmadan türk ordusu asla darbe marbe yapmaz, yapamaz demiyorum. O halde? Sayın kurmay efendi,  batı ‘nın emirleriyle de olsa, bu asmalara, kesmelere karşı Atatürk’ten bir örnek vermeliyim. Çapulculuk yapan bazı kimselerin yargılanıp idamları gündeme geldiğinde büyük Atatürk der: Bu adamları asarsak, yarın bunların yaptıkları rezaletler, kepazelikler, haltlar unutulur, adamlar kahraman olur. Okuyabildin mi? (istersen kokteylinden bir fırt çek) bir defa daha yazayım mı? Sizler kurmay oluyorsanız., benim gacı bu durumda ne oluyor peki ?

* Arap baharı ile doğaldır ki tuzu kuru olan kalbur üstü arap işadamları hem canlarını ve hem de varidatlarını korumak, kurtarmak için bazı önlemler, çareler düşüneceklerdir. Esasen çok az da olsa bu kapitalden bir kısmının içeri girdiği kanaatindeyim, bu sömürge ekonomisine rağmen  bir kriz oluşmuyorsa, buna borçluyuz. Biliyorsunuz, batı sömürmeden ne ekonomilerini ne de demokrasilerini yürütemez. Bunun için iki defa cihan savaşı çıkardılar. Çok zor durumda kalırlarsa, yine dünyayı ateşe vermekten bir an bile geri kalmazlar. Her neyse bu kez bu işi topla tüfekle değil de BOP ve Arap baharı kandırmasıyla başarmaya çalışıyorlar. Büyük ölçüde de başardılar. Ama yarın birinin daha çok kemik kapmasıyla birbirlerini nasıl boğmaya çalışacaklarını da göreceksiniz.Hani bir mesel vardır. Bir köpek kafilesi meydanın ortasında sere serpe uzanmış yatıyor sessizce. Biri demiş: “Ne güzel kuzu kuzu yatıyorlar” diye. Diğeri: “Hele ortalarına bir kemik atın da o zaman görün onların kuzuluklarını.” Şimdi bizi yöneten müstesna kişilerin arap baharı  sürecinde takındıkları tavıra bakın: Ben, tam “Türkiye büyük bir fırsat yakaladı, petro dolarlar  ülkemize akmaya başlayacak” demeden hükümetin tepesinden hamle geldi. Kaddafi’nin bankası bloke edildi. Tam da bütün dünyada milletinin ( aslında buna millet demek ne derecede doğru, ümmet demek daha doğru olacak ama. kimin ümmeti, bu batı piyonlarının mı?) paralarını soyup batı dünyasını bankalarında saklayan namussuz şerefsiz arap liderlerinin bütün paralarına batı el koymaya başlamışken. Burada kaçırılan fırsata, strateji hatasına hala yanarım. Burada kesin kanaatim şudur: Bu, Kaddafi’nin bankasına el koyma emri asla ve asla kendi inisiyatifi ile değil, batıdaki göbekten bağlı oldukları haçlı komutanlarının verdikleri emirle olmuştur. Hani Kenan Evren diyordu ya “emirle yaptık” diye. Şimdi şöyle düşünelim: Arap liderlerinin hangi batı ülkesinde parası varsa, batılı soyguncular tarafından el konuluyor. Aklı olan hangi arap lideri ve de iş adamı ya da sıradan insanı, bu  durumda parasını bundan sonra götürüp bir batılı bankaya teslim edebilir? İşte tam da bu sırada bu paraların Türkiye’ye akıp ekonomiye kazandırmasını beklerken o meşhur hamle geldi. Yazık edilmiştir bu fırsatın elden kaçırılmasına. Bundan sonra daha çok beklersin bu paraların ülkemize akmasını. Anlaşılan odur ki bize zırnık bile koklatmak niyetinde değildir batılı. O paralar yine onların kasalarına akacaktır. Biz de baka kaldığımızla kalacağız. Bu kafa ve anlayışla bizden ne köy olur ne kasaba. Trilyonlarca dolar sermayeyi ayağımızla teptik ya “efferim” bize, yaşa, varol. Biliyorsunuz, bu finans hususunda geçmişimiz de pek başarılıdır. Lübnan, İsviçre bankalarına alternatif  Orta Doğu’nun finans merkezi konumunda idi. Arap sermayesinin burada değerlerdirilmesi aşamasına gelinmişti. Batılı hokkabazlar buna öyle bir parmak attılar ki, Lübnan’ın altı üstüne geldi. Para yine batıya akmaya başladı. Bunun adı kurtlarla dans değildir, olsa olsa domuzlarla danstır, bıktık artık ayağımıza basılmasından. Bizim allameler burada da çok başarılı bir şekilde, eşsiz bir deha örneği sergileyerek, bu fırsatı çok iyi değerlendirerek Beyrut yerine İstanbul’umuzu finans  merkezi yapamamışlardır. Onlardan da bu beklenirdi zaten. Arabın yeşil sermayesi laikliğin ırzına tasalli edebilirdi (ya…) Laikliğin esas amacı, Türkiye’ de hristiyanların haklarını garanti altına almaktır. Kimse işin bu yanını söylemiyor. Yani neden garanti altına alacak mışım? Misyonerler serbest çalışsınlar diye mi?

* Dünyanın en zor  coğrafyasında (milletlerin kaderini tayin eder) en zor jeopolitik yerde bulunuyoruz. Bu durumda dünyanın en basiretli, akıllı, cihan şümul liderlerini bulup devletin başına getirmemiz gerekirken, bozguna uğramış nahır sürüsü gibi devletin-milletin zenginliklerinden  mümkün olduğunca çok pay kapabilmek için liyakatı göz ardı ederek bu yapıdaki kimseleri (tam tersine) devletin başına getirmekten imtina etmiyoruz millet olarak.  Türk Milleti olarak biraz saf ve temiz yanımızı yalan söyleyerek kandırıyorlar. Bu zaafımızı alabildiğince kullanıyor, istismar ediyorlar. Ama millet ya bir gün uyanır da üzerine oynanan oyunları bir sezinlerse…O zaman siz seyreyleyin bu orta zekalı kurnazların halini. Türkiye’de irtica tehlikesi yoktur, hele haçlı irtica tehlikesi hiç yoktur. Nereden baktığınıza bağlı. “Cihan ara cihan içredir,cihanı bilmezler, Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.”

Muharrem Tanoğlu

Büyük Türk Milletinin Bir Ferdi

Evrensel Çocuk Bilimler Akademisi

Ne Mutlu Türküm Diyene!..